İlim Dünyamıza Hoşgeldiniz.. ßiร๓illคђiггคђ๓คภiггคђi๓ ..νυѕℓαтıм özℓємiм∂iя..

KaRdEsLiGiN DaIm oLdUgU, sEvGiLeRiN BiRlEsTiĞi, DoStLuKlArIn bItMeDiGi AiLe fOrUmUmUzDa iYi vAkIt gEçIrMeNiZ UmUdUyLa eFeNdIm eDePlE GeLeN HüRmEtLe gIdEr.
 
AnasayfaKapıTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kutlu Zamanlar

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Kutlu Zamanlar   Perş. Eyl. 16, 2010 11:55 pm


Kutlu Zamanlar

SEMERKAND - Aylık Tasavvufî Dergi
Ali YURTGEZEN • 139. Sayı / AYIN KONUSU



Hepimiz dünya pazarında sermayesi eriyen, şu veya bu oranda zarara uğramış kullarız. Bazılarımız bunun farkındadır ve merhamet istemektedir. Rahman ve Rahim olan Allah yine imdadımıza yetişmekte, sonsuz merhametinin eseri olarak bu kez “bereketli zamanlar” bahşetmektedir bizlere.

Gafletle geçirdiğimiz, kulluğumuzu ihmal ettiğimiz, salih amellerle doldurup yeterince değerlendiremediğimiz zamanları telafi imkanıdır bu mübarek vakitler. Seher vaktidir, cumadır, Ramazandır, bayramdır, kandil geceleridir.

Hepsi de saptığımız çıkmazdan bizi sırat-ı müstakime döndürecek birer kutlu kapıdır. Rahmet ve mağfirete vesiledir. Müflislerden olmamamız için sermayemizin artırılarak bize yeni bir hamle şansı tanınmasıdır.

:::::Şöyle bir kıssa nakledilir::::::

Büyük İslâm alimi Fahrüddin Râzî rh.a. “Tefsîrü’l-Kebîr” diye bilinen “Mefâtihü’l-Gayb”ını bitirmek üzeredir. Asr suresine kadar gelmiştir. Fakat bu surenin “Andolsun zamana ki, insan gerçekten büyük bir ziyan içindedir” mealindeki ilk iki ayeti arasında münasebet kurmakta zorlanmaktadır. Allah Tealâ’nın üzerine yemin ettiği “zaman” anlamındaki “asr” ile insanın “hüsran”ı, yani yanılgısı yahut uğradığı büyük zarar ilişkisine dair düşündükleri içine sinmemektedir.

Bu sıkıntıyla çıkıp dolaştığı günlerden birinde, pazarda buz satan bir adama rastlar. Adam, etraftan gelip geçenlere yalvarırcasına şöyle seslenmektedir:

– Sermayesi eriyen şu kula merhamet edin!

Râzî bu sözleri duyar duymaz;

– Anladım, der; Asr suresini şimdi anladım.

Geçen gün ömürdendir

Evet; Asr suresinde “Andolsun zamana ki, insan gerçekten büyük bir ziyan içindedir.” buyuruyor Allah Tealâ. Çünkü biz istesek de istemesek de ömür sermayemiz her geçen gün biraz daha eriyor, alıp verdiğimiz her nefeste biraz daha eksiliyor.

Fakat ne zamanı durdurmak, ne de ecelimizi ertelemek elimizde olmadığına göre, ömür sermayesinin giderek azalması, neden bizim için bir hüsran olsun? Üstelik sermayenin bir yatırıma dönüştürülmek üzere zaten harcanması, sarf edilmesi gerekmiyor mu?

Surenin devamında “Ancak iman edip salih ameller işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler”in zarara uğramayacakları beyan buyurularak, bu soruların cevabı veriliyor aslında. Hüsran, zamanın ve ömrün geçip gitmesi ile değil, geçip giden bu sürenin değerlendirilememesi, içinin doldurulamaması ile ilgilidir ve her halükârda buzun eridiğini fark edememenin sonucudur.

Öyleyse “geçen gün ömürdendir” hakikatini unutmadan, zamanın ve zamandan bir bölüm olması nedeniyle de ömrün kıymetini bilmek gerekiyor. Bir şeyin kıymetini bilmek, o şeyin varlık sebebini, maksadını bilmekle mümkün. Ömür bir emanettir. Allah’a kulluk ederek, imanla salih ameller işleyerek bize ahiret saadetini kazandırabilecek bir ticaretin Allah tarafından ikram edilmiş sermayesidir. Fakat dediğimiz gibi, sürekli eriyen bir sermayedir bu.

::::::Bereketli zamanlar:::::::

Gerçi Cenab-ı Hak, kulunun dünya imtihanı dediğimiz ticaretinde “fevzü’l-azîm”e, yani en büyük kazanca nail olması için ona bütün imkanları bahşetmiştir. Doğru ile yanlışı ayetler indirerek bildirmiş, peygamberleri vasıtasıyla yol göstermiş, salih kullarıyla hep hakka ve hayra çağırmıştır. Lakin insan şaşıran, unutan, gaflete düşen bir varlıktır. Zaman zaman hata yapar, doğru yoldan sapar, böylece ömrünü heba edebilir.

Ayrıca, hayatının geçen kısmını güzel ve hayırlı amellerle yaşamış olsa dahi, hep daha güzelinin, daha hayırlısının yapılabileceğine dair bir ukde vardır içinde. “Keşke”leriyle beraber, buzun her geçen saniye biraz daha erimesiyle, endişeleri de çoğalır.

Hepimiz dünya pazarında sermayesi eriyen, şu veya bu oranda zarara uğramış kullarız. Bazılarımız bunun farkındadır ve merhamet istemektedir. Rahman ve Rahim olan Allah yine imdadımıza yetişmekte, sonsuz merhametinin eseri olarak bu kez “bereketli zamanlar” bahşetmektedir bizlere.

Gafletle geçirdiğimiz, kulluğumuzu ihmal ettiğimiz, salih amellerle doldurup yeterince değerlendiremediğimiz zamanları telafi imkanıdır bu mübarek vakitler. Seher vaktidir, cumadır, Ramazandır, bayramdır, kandil geceleridir. Hepsi de saptığımız çıkmazdan bizi sırat-ı müstakime döndürecek birer kutlu kapıdır. Rahmet ve mağfirete vesiledir. Müflislerden olmamamız için sermayemizin artırılarak bize yeni bir hamle şansı tanınmasıdır.

::::::Zihnimiz bulanmadan::::::

Şu sıralar yine böyle bereketli zamanları idrak ediyoruz. Üç ayların içindeyiz. Hz. Peygamber s.a.v.’in Recep ayı girince, “Allahım, Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” sözleriyle dua ettiğini hep hatırda tutan müslümanlar, Recep ayını asırlardır Ramazan-ı Şerifin giriş kapısı gibi görmüş. Feyz ve bereketinden azami istifade için Recep ayının başından itibaren nafile ibadetlerle, Regaib’le, Miraç’la, Berat’la arınarak ayların en faziletlisine, on bir ayın sultanı Ramazan’a, bin aydan daha hayırlı Leyle-i Kadr’e yürümüş.

Günümüzde de artan dinî duyarlılığa paralel olarak üç aylara daha fazla önem verildiğini, mübarek gecelerin özel programlarla kutlandığını görüyoruz. Fakat modern anlayışın zihinleri bulandırdığı bir çağda yaşıyoruz ve bu bulanıklık bazen kutlu vakitlerle ilgili coşku ve heyecanımızın ölçüsünü kaçırmamıza, aşırı uçlar arasında savrulmamıza yol açıyor; yeni tartışmalar doğuruyor. Birileri çıkıyor “İslâm’da zamanın kutsallığı diye bir şey yoktur; bütün bunlar bid’attır” diyor. Bir başkası böyle zamanlara mahsus hiç duyulmadık ibadet şekilleri öneriyor. Mübarek vakitlere karşı son zamanlarda gözlemlediğimiz itibar artışında bir kekrelik hissediyoruz. Bir şeyler yerli yerine oturmuyor sanki. Onun için çok da anlamlı olmayan tartışmalara girmek yerine kestirmeden ifade edelim ki kerahet vakitleri olduğu gibi müstahsen vakitler de vardır. Bahar ve yaz mevsimlerinin güz ve kışa göre daha bereketli olması gibi manen de daha bereketli zamanlar vardır.

Ekim için uygun zaman ayrıdır, hasat için ayrı. Aynı günahın haram aylarda işlenmesi halinde sair zamanlara nazaran nasıl daha fazla cezası varsa, mübarek zamanlarda yapılan ibadetlerin sair zamanlara göre daha çok sevabı vardır. Bütün bunların ötesinde Alemlerin Rabbi “Leyletin mübâreketin” (Duhan, 3) buyurmuşsa, söylenecek söz kalmamıştır.

::::::Hikmetinden sual olunmayan::::::

Peki bu neden böyledir? Bir vakti mübarek kılan üstünlük ve şeref o vakitte zuhur eden hayırlı bir olaydan dolayı mıdır, yoksa vakit bizatihi şereflidir de söz konusu hayırlı olayın zuhuru bilhassa o vakte mi denk düşürülmüştür? Yani mesela Kadir Gecesi, Kur’an bu gecede nazil olduğu için mi bin aydan daha hayırlıdır, yoksa zaten bin aydan daha hayırlı olduğu için mi Kur’an bu gecede indirilmiştir? Allah bilir. Esasen bize düşen de bu sırrı çözmek değil, böyle zamanların bereketinden istifadenin yollarını aramaktır.

Eskiler mübarek gecelerden istifadeyi “ihya etmek” tabiriyle anlatırlar. Mübarek geceleri ihya, geçmişte o gecede zuhur eden hayırlı olayı, kendimizi ona muhatap kılarak, halihazıra taşımak demektir. Bu, Regaib gecesinde Allah Rasulü s.a.v.’in yolunu gözlemektir. Miraç gecesinde O’nun getirdiği hediyelerle sevinip namazı gözümüzün nuru yapmaktır. Berat gecesinde tevbe-i nasuhtur, kıblemizi gözden geçirmektir. Kadir gecesinde Kur’an’ı ayet ayet kalbimize indirmektir. Ve Mevlid Kandilinde, gelişiyle cihanı aydınlatan Habib-i Kibriya s.a.v.’in nurunu sünnet-i seniyyesi ile hayatımıza taşımaktır. Nihayet mübarek vakitleri ihya, ihya olmanın, dirilmenin, gerçekten hayat bulmanın imkanıdır ki alameti sırat-ı müstakim üzere yürümeyi sürdürmektir.

::::::Devreden zaman::::::

Başa dönelim. Mübarek vakitlerin, kaçırdığımız fırsatları, tükettiğimiz ömür sermayesini, ihmal ettiğimiz kulluk vazifelerini telafi için Allah Tealâ’nın merhametinin eseri bir ikram olduğunu söylemiştik. Kutlu vakitlerin sadece bire bin veren bereketi değil, genel olarak zamanın tabi kılındığı düzen de bu sonsuz merhametin tecellilerindendir. Kur’an, zamanın dönen, devreden bir akış olduğunu haber verir bize. Âl-i İmran suresinin 14. ayetinde işaret buyurulduğu üzere “devran”, önce mazrufuyla döndürülür insanlar arasında. Dönüp duran zamanın bazen sevindiren, bazen tasalandıran zuhuratıyla sabır ve şükür talimine tabi tutulan müminlerin imanı böylece kavi kılınır.

Furkan suresinin 62. ayetinde ise, “Allah, zikretmek ve şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir.” buyurularak, zamanın bir “zarf” olarak da devrettiği anlatılır. Bu defa yeni bir fırsat için döndürülmektedir zaman.

Nitekim İbni Abbas r.a., bu ayetin tefsirinde “gece ile gündüzün, amel etmeye ihtiyaç duyulan hususlarda birbirine halef kılındığını” söylemiştir. Enes b. Malik r.a. de, yine aynı ayetin nüzulü üzerine Hz.Peygamber s.a.v.’in, bir gece Kur’an okuyamadığı için üzülen Hz. Ömer r.a.’e, “Ey Hattab Oğlu, andolsun ki Allah senin hakkında bir ayet indirdi” deyip bu ayeti okuduğunu ve “Geceleyin kaçırdığın nafile ibadetleri gündüzünde; gündüz kaçırdığın yahut yapamadığını da gecende ifa et.” buyurduğunu nakleder.

:::::Devrana girip yükselmek::::::

Hz. Ömer r.a.’ın, “Ya Rabbi, senden zamanın iyisini ve vakitlerimi bereketli kılmanı niyaz ediyorum” duası meşhurdur ve zamanın dönüşündeki iki boyutu da vermektedir. Bilhassa “vakitlerimi bereketli kıl” niyazı, mübarek vakitlerle yetinilmemesi, diğer zamanların da kulun duası ve gayreti ile bereketlendirilmesi gerektiğine işaret eder. Sıradan yahut sair zaman dediğimiz vakitler, mükellefiyet bakımından gündüze nazaran daha boş olan gecelerdir ve büyükler “her geceyi Kadir bilerek ihya etmemizi” isterler bizden. “İhya”, fıkıhta “ekilmemiş, boş ve sahipsiz bir araziyi işleyerek imar etmek” demektir ki sair geceler için bu anlamda kullanılır.

Hülasa, Cenab-ı Hakk’ın döndürdüğü zaman, her yıl üstelik on bir gün erkene çekilerek bereketli vakitler getiriyor önümüze. Kulluğunu ihmal edenlere bir fırsat daha sunuluyor böylece. O kadar ki Kadir Gecesi’nde olduğu gibi seksen üç yıldan daha fazla bir ömrü bir gecede telafi etme imkanı veriliyor insana. Ne kadar uzağa savrulursa savrulsun, sırat-ı müstakime bir çırpıda geçişini sağlayacak kapılar açılıyor. Yetmiyor, değerlendirmesi için uçsuz bucaksız boş araziler gibi geceler ihsan ediliyor. Buna, zamanla mukayyet farz ibadetleri de ekleyin. Sanki insanın dönen zamanla devretmesi, er veya geç zamanın bir noktasından devrana girmesi isteniyor. Çünkü insan adeta gök çekiminden kaynaklanan tersine bir girdabın anaforuna girmekle irtifa kazanıp yükselebiliyor. Yücelerden yüce Rabbine böyle yaklaşabiliyor ancak.

::::::Fırsatı kaçırmamak için::::::

Dönüp duran zamanın akışında, bizim için takdir edilen devri tamamlayıp mutlaka geldiğimiz yere döneceğiz. Zamandan müstağni değiliz. Fakat geldiğimiz yere izzetle dönmek de var, zilletle dönmek de. Bunu büyük ölçüde zamanı neye ayırdığımız belirliyor. Tercihimiz ukba ise zamanın yükselten yörüngesine dahil oluyoruz. Yok eğer dünyayı öncelemişsek, insanı aşağıların aşağısı kılan bir kısır döngüye mahkum ediyoruz kendimizi. Yükselmeye, izzete, ahiret saadetine götüren yörüngeye dahil olabilmenin ilk ve temel şartı farz ibadetleri “zamanında” eda eylemektir. Bu yörüngeye böylece girildikten sonradır ki bazı dönemeçlerde karşımıza çıkan ve “kulu Allah’a yaklaştıran” nafilelerin bereketlendirildiği kutlu vakitleri değerlendirmek söz konusu olabiliyor.

Kutlu zamanlarda esas olan, nafile ibadetlerle Allah’a yaklaşmaya çalışmaktır. Elbette vecibelerini ihmal ederek zamanın yükselten yörüngesinden dışarı düşenler için de bir fırsattır böyle vakitler. Tevbe ile, geçirilen farzların kazası ile yeni bir sermaye desteğine dönüştürülebilir.

Dönüştürülebilir diyoruz, çünkü bu, istikamet iradesindeki kararlılığımızla, yani mübarek vakitlerin açtığı kapılardan katıldığımız sırat-ı müstakimdeki devamlılığımızla mümkün. Daha önceki hüsranımızdan ders almamışsak, aynı hatalarda ısrar edeceksek, bize verilen sermaye desteği ne kadar büyük olursa olsun bir fayda sağlamayacaktır.

::::::dünyanın işi bitmez::::::

İyi niyete rağmen mübarek vakitlerle bize ihsan edilen fırsatların heba edilmesi ve böylece yeni bir hüsranın yaşanması, büyük ölçüde modernizmin “özel zamanlar” anlayışı ile ilgili. Zamanı sadece dünyalık işlere tahsis eden ve az zamanda çok iş yapmayı amaçlayan bu anlayış, müslümanların mübarek vakitleri değerlendirme iştiyakını yanlış bir zemine çekip suyu bulandırıyor, işin tadını kaçırıyor.

Modern insan zamana sadece dünyayı yüklediğinden, ilerlediğini zannetse de yükselemez, dünyanın üstüne çıkamaz. Akibetini düşünmekten kaçtığı için nereye varacağı konusunda bir cevabı yoktur. Geriye bakmaz, muhasebe yapmaz, hızla akan zamanın zarfına bütün bir dünyayı sığdırmanın telaş ve hırsıyla çırpınır durur. Hep daha az maliyetle, daha az zaman ve emekle daha çok üretmenin, daha çok tüketmenin peşindedir. Bunun için zamanı kendince dilimlere ayırır, mesai ve tatil vakitleri belirler, özel gün ve haftalar ihdas eder.

Özel gün ve haftalar, dünyalık kâr getirmeyen fakat verdiği vicdan rahatsızlığıyla yatıştırılması gereken bazı duyarlılıklar için sıkıştırılmış ritüellerin dar vakitleridir. Maksat bu duyarlılıklara saygı göstermekten ziyade kalan zamanları onların işgalinden kurtarmak, dünya işlerine daha çok zaman ayırmaktır. Modern insan, dünyanın işinin bitmeyeceğini de dünyalık peşinde bu kadar koşturmanın insanı küçük düşüreceğini de fark edemez. Hüsranı çok yönlüdür.

::::::Yoğunlaştırılmış müslümanlık:::::::

Bütün müslümanlar bilir ki din, Ramazan’dan Ramazan’a, bayramdan bayrama, kandilden kandile, hatta namazdan namaza hatırlanacak ve yaşanacak bir olgu değildir. Buna rağmen mübarek gün, gece yahut ayların, ihmal edilen mükellefiyetlerin daha pratik bir tarzda toptan telafisine, ertelenen farzların daha az maliyetle ucuza getirilmesine imkan veren zamanlar gibi görülmesi yaygınlaşıyor.

Bu kabul bir taraftan özel zamanlar dışında farz, vacip ve sünnetlerin ihmalini meşrulaştırırken bir taraftan da müslümanlığı ancak belli günlerde giyilip daha sonra saklanan göstermelik bir giysi fonksiyonuna indirgiyor. Kutlamalardaki coşku, uhrevî bir yönelişin zevkinden ziyade dünya hayatını daha da renklendiren farklı bir “çeşni”yi yakalamaktan kaynaklanıyor sanki.

Şu söylediklerimizin içinde bulunduğumuz mübarek zamanların atmosferine uygun, duymaya alıştığımız sözler olmadığını biliyoruz. Fakat bize ikram edilen fırsatları doğru değerlendirmek, hüsrana uğramamak için böyle sinsi tehlikelere biraz nahoş kaçsa da dikkat çekmek gerekiyor.

İslâm’da din ile dünyanın ayrılamayacağını, dinin bütün dünya işlerini de kuşattığını, bu nedenle yoğunlaştırılarak dar zamanlara sıkıştırılmış ibadetlerin sahih bir müslümanlığın tezahürü olmadığını arada bir hatırlatmak gerekiyor.

::::::Allah’ın rahmetinden kaçmayalım::::::

Bu hatırlatmalarla niyetimiz kimsenin şevkini kırmak, canını sıkmak değil elbette. İstiyoruz ki camiye giderken bile koşuşturmaktan men edilen müslümanlar, mübarek gecelerde nefes nefese telaşlarla, dini dar zamanlara sıkıştırmasın. Nafile ibadetlerin çokluğu yerine az fakat sürekli olanına yönelsin; kutlu zamanlarda, kolaya kaçmanın, bedavadan kazanma kurnazlığının göstergesi yeni ve abartılı nafile ibadet arayışlarına itibar etmesin. İbadetlerini, getireceği sevabı ahiret nimetleri için pazarlık imkanı gibi görmeden, “şükreden bir kul” olma gayretiyle, şevkle, minnetle, zevkle yapsın.

Farzları ihmal ederek zamanın insanı yücelten yörüngesine girilemeyeceğini, kutlu vakitlerin ancak farzlarla girilebilen bu devranda berekete vesile olacağını bilsin. Bir mübarek vaktin şafağında yeni bir “bismillah” ile başlasa da salih amellerini, hak üzere yürümeyi, sabırla direnmeyi sezonluk davranışlar olmaktan çıkarsın, bütün bir zamana yaysın.

Cenab-ı Hak, sermayesi eriyen biz kullarına kutlu vakitlerle de merhamet ediyor. İstiyoruz ki hiç kimse kâr ediyorum yahut doğru yapıyorum zannıyla Allah Tealâ’nın rahmetinden kaçıp hüsrana uğramasın.


:::::Mübarek Aylar::::::::

Türkçede “üç aylar” dediğimiz kamerî takvimdeki Recep, Şaban ve Ramazan aylarıyla, Kur’an-ı Kerim’in “eşhür’ül-hurûm” yani “haram aylar” diye zikrettiği Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları senenin diğer aylarına göre daha şerefli bir mevkidedir.

Hiç şüphesiz on bir ayın sultanı Ramazan-ı şeriftir. Kur’an ve oruç ayı olan Ramazan, gönlümüzdeki ağırlıkları atmaya, kulluk azmimizi yenilemeye, elest bezmindeki misakımızı tazelemeye ve senenin geri kalan zamanını bu arınmışlıkla yaşamaya vesiledir. Bir manevi eğitim sürecidir ve öncesindeki Recep ile Şaban ayları sanki insanı bu sürece hazırladıkları için değer ve önem kazanırlar. Ayrıca beş mübarek gecenin dördü şühûr-i selâse’nin, yani üç ayların içindedir.

Haram aylar ise Allah Tealâ’nın savaşmayı yasakladığı, işlenen günah ve sevaplara sair zamanlardakine göre daha fazla ceza ve mükafat vaat ettiği aylardır. Kur’an-ı Kerim’de “insanların iyiliği için vesile kılınan” bu aylara hürmet gösterilmesi emredilmiştir.



::::::Günlerin Efendisi:::::::

Günlerin en şereflisi, müslümanların haftalık bayramı olan cuma günüdür. Müslümanların namaz için bir araya gelip cemaat dayanışmasını sürdürdüğü bu günün fazileti ayet ve hadislerle sabittir. Peygamberimiz s.a.v., “Güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür” buyurmuş, Hz. Adem a.s.’ın yaratılması, cennete girmesi, yeryüzüne indirilmesi, tevbesinin kabul edilmesi gibi olayların cuma günü vuku bulduğunu haber vermiştir.

Yine hadislere göre melekler cuma gününe “yevm’ül-mezîd”, yani “amellerin sevaplarının sair günlere göre artırıldığı gün” demektedir. Müminler cennette Cemalullah’ı bir cuma günü müşahede edeceklerdir.

Cuma dışında Ramazan ve Kurban bayramı günleri ile Kurban bayramının bir gün öncesi, hacıların Arafat’ta vakfeye durması sebebiyle “arefe günü” diye bilinen gün ve kameri ayların “eyyâm-ı beyz” diye adlandırılan 13, 14 ve 15. günleri mübarek günlerimizdir.



::::::İcabet Vakitleri:::::::

İslâm, zamanı düzenleyen ve bu düzene göre yaşamamızı isteyen bir din. Kur’an-ı Kerim’de zamanla, özellikle de zamanın yirmi dört saatlik dilimi olan “gün”le ilgili yüzlerce tabir var. Ayetlerden başka hadislerde de geçen bu tabirler özellikle namaz vakitlerine işaret için günleri taksim ve tanzim ederken, faziletli vakitleri de belirler.
Farz namazların vakitleri şüphesiz günün en bereketli vakitleridir ve insanların bunlardan istifadesi namazları vaktinde eda eylemeye bağlıdır. Fakat zaten namaz vakitleri belli olduğundan şerefli yahut faziletli vakitlerden maksat, dua ve istiğfarın kabul edildiği icabet vakitlerini kollamaktır. Hadis-i şeriflerde mesela seher vaktinde, yani gecenin kalan üçte birinde ve ezan ile ikamet arasında yapılan duaların kabul edileceğine, sahur vaktinin bereketine dair haberler vardır. Tasavvuf erbabı da öteden beri vird ve tesbih için Kur’an-ı Kerim’de zikredilen vakitleri esas almıştır.



::::::Kandil Geceleri:::::::

İslâm âleminde “leyâl-i mübareke” (mübarek geceler) diye bilinen Regaib, Mirac, Berat, Kadir ve Mevlit geceleri bizde “kandil geceleri” olarak da bilinir. Bu adlandırma, II. Selim devrinde 1500’lü yılların ortalarında mübarek gecelerde İstanbul’daki camilerin kandiller yakılarak aydınlatılmasından hatıradır.

Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine tevafuk eder. Regaib, “kendisine rağbet edilen şey, bol ve değerli bağış” anlamına “ragîbe”nin çoğuludur. Bu gecede bol sevap ve mükafata nail olunacağına dair haberler sebebiyle böyle denilmektedir. Regaib gecesinin mübarek kılınması ile ilgili bir takım rivayetler varsa da ulema bu geceye, fazileti ayet ve hadisle sabit Recep ayından hareketle kıymet atfetmeyi daha uygun bulmuştur.

Miraç olayının gerçekleşmesi sebebiyle bu adla anılan Miraç gecesi yine Recep ayının içinde, 27. gecedir. Beş vakit namaz bu gecede farz kılınmış, Allah’a şirk koşmamak kaydıyla günahlarının affedileceği müjdesi ümmete bu gece verilmiştir.

Berat gecesi adını “beraat”ten, yani “Allah’ın günahkârları affedip aklaması”ndan alır. Şaban ayının 15. gecesindedir. Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına bu gecede toptan indirildiği, kıble değişikliğinin bu gecede olduğu rivayet edilir.

Kadir gecesi, mübarek gecelerin en faziletlisidir. Hakkındaki bir sure ile adı Allah Tealâ tarafından konulan ve bin aydan daha hayırlı olduğu beyan buyurulan bu gecenin Ramazan ayının 27. gecesine isabet ettiği “kuvvetli ihtimal”dir. Ulemanın ekseriyeti Kur’an’ın bu geceden itibaren bölüm bölüm nazil olduğu görüşündedir.

Mevlid kandili Hz. Peygamber s.a.v.’in dünyayı teşriflerinin, doğumunun bereketlendirdiği bir gecedir. Nitekim mevlid, “doğum, dünyaya geliş” demektir. Rebiülevvel ayının 12. gecesine denk düşer. Mevlid kandilinin mübarek bir gece olarak ihya edilmesi geleneği, diğer gecelerden hayli sonra, miladi 13. asırda başlamıştır.



::::::Mübarek Vakitler Bid’at mı?:::::::

Mevlid kandili hariç mübarek vakitlerin ibadetle, hayırla, salih amelle ihyası; bu vakitlerin feyz ve bereketinden istifade gayreti, sonradan ortaya çıkmış değildir. Belki zaman içinde bu istifadeyi çoğaltmak için kendiliğinden yeni kutlama şekilleri, değerlendirme biçimleri, gelenekler oluşmuştur.

Dinin ölçüleri dışına çıkmamak ve dine ilave etmemek kaydıyla, dinî duyarlılığın artmasına, nafile ibadetlerin yapılmasına, kaza namazlarının kılınmasına, Kur’an okumaya; tevbe, mağfiret, dua, zikir, tesbih ve salâvata vesile olan bu geleneksel formlarda sakınca bulunmamıştır. Mevlid kandili de böyle hayırlar yanında Efendimiz s.a.v.’i tanımaya ve sevmeye vesile yapıldığı için bu çerçevede değerlendirilmiştir.

Bid’at, dinin emretmediği bir şeyi dinin emriymiş gibi sunmak, dinî bir delili olmayan ibadetler yahut hükümler ihdas etmektir. Mübarek zamanlar, özellikle üç aylar ve kandiller, bu vakitlere mahsus olduğu iddia edilen nafile ibadetlerin dinî dayanağı bakımından tartışılmaktadır. Tartışmalar, böyle vakitlerde tutulan nafile oruçlara veya kılınan nafile namazlara mesnet gösterilen hadislerin zayıflığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Hadislerin senedindeki zayıflığın teknik bir konu olduğunu, hüküm içermemek şartıyla faziletlere dair zayıf hadislerle de amel edilebileceğini söyleyip, okuyucularımıza, dergimiz yazarlarından Dr. Ebubekir Sifil’in “İslâmî Bilincin İhyası” adlı kitabındaki bu meselelerle ilgili iki makalede daha fazla ve doyurucu bilgi bulabileceklerini hatırlatalım.

Mübarek vakitler bid’at mı tartışmasında Kutlu Doğum Haftası’nı ayrı bir yere koyup ihtiyatla karşılamamız gerekiyor. Geleneği olmayan bu hafta mutlaka iyi niyetle düşünülen bir etkinlik. Salih amellere, hayırlara vesile olduğu için kulun gayreti oranında bir bereket kazandığı söylenebilirse de dinen “mübarek kılınmış” bir zaman değil. Daha önemli bir problem ise “Kutlu Doğum Haftası”nın miladi takvim esas alınarak nisan ayına sabitlenmesi. Bu tutumun Tevbe suresinin 36 ve 37. ayetlerinde Allah Tealâ’nın takdir ettiği takvime bağlı kalmamak, cahiliyye Araplarının kamerî takvimi şemsî takvime eşitleme (nesî) uygulamasına düşmek gibi bir tehlikeyi taşıyabileceği ihtimali üzerinde ciddiyetle durmak gerekir.

_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Kutlu Zamanlar
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
İlim Dünyamıza Hoşgeldiniz.. ßiร๓illคђiггคђ๓คภiггคђi๓ ..νυѕℓαтıм özℓємiм∂iя.. :: ♥✿•*¨`*•✿♥ ♥✿•*¨`*•✿♥...::::iSLAM::::....♥✿•*¨`*•✿♥ ♥✿•*¨`*•✿♥. :: รєг๒єรt кüгรü รöz รเz๔є-
Buraya geçin: