İlim Dünyamıza Hoşgeldiniz.. ßiร๓illคђiггคђ๓คภiггคђi๓ ..νυѕℓαтıм özℓємiм∂iя..

KaRdEsLiGiN DaIm oLdUgU, sEvGiLeRiN BiRlEsTiĞi, DoStLuKlArIn bItMeDiGi AiLe fOrUmUmUzDa iYi vAkIt gEçIrMeNiZ UmUdUyLa eFeNdIm eDePlE GeLeN HüRmEtLe gIdEr.
 
AnasayfaKapıTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:07 am

KUR'AN-I KERİM BİR MUTLULUK DAVETİYESİDİR, BİR MUTLULUK TAAHHÜTNAMESİDİR, BİR MUTLULUK REÇETESİDİR
Kur'an-ı Kerim, insanlar için bir saadet davetiyesidir. Neden? Çünkü, Allahu Teala, Kur'an-ı Kerim'de bütün insanları yemine davet ettiğini, bu yeminleri üzerimize farz kıldığını, yeminleri yerine getirenlerin de mutlaka cennete ulaşacagini söylüyor. Herkese yemin verdirdiğine göre ve yeminleri üzerimize farz kıldığına göre, Allah'ın daveti açıktır. Allah herkesi mutluluğa, cennet saadetine davet ediyor.
Aynı zamanda bir garanti vermiş Allahu Teala, bu yeminleri kim yerine getirirse mutlaka cennete ulaşır, diye.
FECR-27, 28, 29, 30: Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan (Rabbine verdiğin tezkiye olma yeminini yerine getir) (Ey ruh!) Rabbine geri dön, (Allah'a verdiğin misaki yerine getir) (Ey fizik vücud!) O zaman (Nefsini tezkiye ettigin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman) kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir.
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

-89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

-89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
Öyleyse Kur'an-ı Kerim aynı zamanda bir garanti belgesidir. Kim Allah'ın emirlerini yerine getirirse, Allah'a verdiği yeminleri, misakleri, ahdleri yerine getirirse o kişinin mekanı mutlaka Allah'ın cennetidir.
Üçüncüsü de Kur'an-ı Kerim bir saadet reçetesidir. Çünkü, Allahu Teala, bir insanın bu mutluluklara ulaşabilmek için neler yapması lazım geldiğinin asıllarını da, buna müteferri unsurları da, detaylarını da Kur'an-ı Kerim'de açıklamıştır.


28 BASAMAK

İşte bu noktaya kadar daveti açıkladık, bir garanti verdiğini açıkladık Allahu Teala'nın. Şimdi de reçeteye geçiyoruz. Bir insan acaba nasıl mürşidine ulaşacaktır da, Allah'a verdiği yeminleri yerine getirecektir?
Bir insanın Allah ile olan ilişkileri yirmi sekiz tane basamakta gerçekleşiyor. Tam yirmi sekiz basamak. Bu yirmi sekiz basamak Vel Asr Suresinde ifade buyrulmuş. Allahu Teala şöyle söylüyor:
-103/ASR-1: Vel asrı.
Asra yemin olsun.

-103/ASR-2: İnnel insâne le fî husrin.
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

-103/ASR-3: İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.
Vel Asr Suresi 4 bölümden oluşuyor.
Birinci bölümde kişiler amenü oluyor.
İkinci bölümde ıslah edici amellere, nefs tezkiyesine başlıyorlar.
Üçüncü bölümde Hakk'a ulaşıyorlar (Ruhen). Hakk'ı tavsiye etmeye başlıyorlar.
Dördüncü bölümde (son bölümde) nefslerini de Allahu Teala'ya teslim edip, bütün afetlerden kurtulmuş oluyorlar, (sabırsızlık afetinden de). Ve sabrı tavsiye edecek olan, sabır sahibi hüviyetine ulaşıyorlar. (Dördüncü 7 Basamak)
Böylece Allahu Teala, dört tane yedi basamakla bir hedefe götürmek istiyor bizleri. Cennet saadetine önce, dünya saadetine sonra. Öyleyse Vel Asr Suresi, bir bütündür, yirmi sekiz tane basamak ihtiva eder. Bir insanla Allahu Teala arasında, onları sıfırdan alan, en üst seviye velayete ulaştıran tam yirmi sekiz tane basamak var. Şimdi basamaklara beraberce bakalım :


[b]

_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:08 am

BIRINCI YEDİ BASAMAK

1.OLAYLAR (1. Basamak)
Herkesin etrafinda bir takım olaylar vücuda gelir. Allah'ın bütün olaylardan muradi, bütün insanları Allah'ın cennetine ulaştırmaktır. Bütün insanların ruhunu kendi zatına ulaştırmaktır. Ve eğer biz, etrafımızdaki olaylardan lüzumlu dersleri Allah'ın düşündüğü gibi düşünerek alabilmiş olsaydık, o zaman bütün insanlar Allah'ın yoluna girerlerdi.
BAKARA-216: Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şer'dir.
Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Ama ne yazık ki şeytandan aldıklari telkinlerle, bir takım insanlar olayları kendilerine göre yoruma tabi tutuyorlar ve gidiyorlar transandantal meditasyon yapanlarin arasina giriyorlar, reenkarnasyona inanıyorlar ve buna müteferri bir çok şeytanla ilişkili büyü gibi, hüddam gibi konulara giriyorlar.
Öyleyse asla bakın. Asıl da Allah var. Allah'ın etrafimizdaki olaylari vücuda getirmesinden de muradi var. Bu murat açık ve kesin bir murattır. İstiyor ki, bütün insanlar Allah'ın saadetine mutlaka ulaşsınlar, olaylardan lazım gelen dersi çıkarsınlar.

2. İNTİBALAR (2.Basamak)
İşte biz insanlar olayları önce mukayese ediyoruz, sonra da muhakeme ediyoruz. Biz insanlar için olayların bir değer ifade ettiğini Allahu Teala, Dehr Suresinin (İnsan Suresinin) 3. ayet-i kerimesinde anlatmış:
"Allah bütün insanları hidayete ulaştırmayi diler" diyor. "Ama insanlar dilerlerse şükredenlerden olur, dilerlerse küfredenlerden olur."
-76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûran).
Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.
Öyleyse bir takım insanlar olayları doğru bir yoruma tabi tutacaklar, şükredenlerden olacaklar. Ne yazık ki başka bir kısım insanlar, olayları şeytanın kendilerine verdiği telkinler açısından değerlendirecekler ve Allah'ın yolundan sapmış olacaklar.
Olayları önce mukayese ederiz, karşılaştırırız arkasından muhakeme ederiz ve asıl hükme medar olacak, hükmü oluşturacak olan sisteme muhakeme diyoruz. Burada bütün değer hükümleri devreye girer. Mukayesede ise salt bir karşılaştırma söz konusudur.

3. MEYİL (3. Basamak)
Muhakemenin sonucu iki şekilde tecelli edebilir. Ya bizler, Allah'ın yoluna girmek konusunda, Allah'a ulaşmak konusunda bir talep duyacağız kalbimizde. Bir isteğin sahibi olacağız veya olmayacağız. O zaman da şeytanla bir ilişki kurması söz konusu oluyor kişinin. İşte Allahu Teala ve Tekaddes Hz.nin indinde, biz insanlar için bir olgu var. Allah'ın yoluna girmek konusunda insanın kalbinde bir ateş duyması, bir heyecan duyması kısaca Allah'a ulaşmayı dilemesi. Eğer böyle değilse kişi, Allahu Teala'ya ulaşmayı dilemiyorsa, şeytanın yoluna girmesi kuvvetli bir ihtimal olarak beliriyor. İşte, şeytanın yoluna girenleri Allahu Teala Araf Suresinin 146. ayet-i kerimesinde hepimize anlatıyor. Diyor ki:
"Allah o insanlara ayetlerinin gercek anlamlarini anlatmaktan sarf-i nazar eder ki, onlar yeryuzunde haksiz yere gururla, kibirle dolasmaktadirlar. Onlar Allah'ın irşad yolunu gördükleri zaman, o yolu kendilerine yol ittihaz etmezler. O yola girmezler, Allah'ın irşad yoluna girmezler. Onlar şeytanın gayy yolunu, onlar şeytanın dalalet yolunu, cehenneme götürecek yolu gördükleri zaman, o yolu kendilerine yol ittihaz ederler."
-7/A'RÂF-146: Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.
İşte bu gün dünya üzerinde milyarlarca insan var, dalalet yolunu kendilerine yol edinmiş olan insanlar. Zulmani yolun temsilcisi olan Maharişi'nin kontrolü altında insanlar hep, Allahu Teala'nin yolundan sapıyorlar. Adamlar öylesine zenginler ki, üniversiteler kuruyorlar. Bütün insanları zulmani yolda eğitmek üzere her gün biraz daha teşkilatlanıyorlar.
Ama başka bir grup da Allah'ın yolunu kendilerine yol edinenler. Bakara Suresi 256. ayet-i Kerime:
"Dinde zorlama yoktur. İrşad yollarıyla dalalet yolları, gayy yolları birbirinden kesin şekilde ayrılmıştır, tebeyyün etmiştir." Arkasından da buyuruyor Allahu Teala:
"Kim tagutu devreden çıkartırsa, yani gayy yolunu, cehennem yolunu devreden çıkartırsa, o urvetil vuskaa'ya, Allah'tan kopması mümkün olmayan kulba, yani mürşidin eline sımsıkı sarılır."
-2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. İrşad yolu (hidayet yolu; Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolu; şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
Öyleyse, eğer biz insanlar ikinci grupta değilsek, Allah'ın yolunu kendimize yol olarak benimsemiyorsak, kalbimizde Allah'a ulaşmak konusunda bir talep yoksa, o zaman ikinci basamaktan yukarıya çıkamıyoruz. Hep ikinci basamakta kalmaya mahkumuz. Ama eğer Allah'ın yolunu benimsemişsek, kalbimizde Allah'a ulaşmak konusunda bir talep doğduysa, kısaca Allah'a ulaşmayı diliyorsak, kalbimiz bunu söylüyorsa, Allah derhal onu görecektir ve üzerimizde rahim esmasıyla tecelli edecektir.
İşte bizim Allah'ın yolunu tercih edişimiz, Allah'a ulaşma konusunda bir istek duymamız, dört tane inancın sahibi olduğumuzu gösterir.
1.Biz Allah'a inanıyoruz.
2.Allah'a dünya hayatında ruhumuzun ulaşacağına inanıyoruz.
3.Bunun farz olduğuna inanıyoruz. Üstelik de dokuz defa farz olduğuna inanıyoruz.
4.Bizim de bunu başaracağımıza inanıyoruz. Allah'a ulaşmayı dilediğimiz zaman, zaten hiç bir kuvvet bizi Allah'a ulaşmaktan menedemez.
Öyleyse bu noktaya dikkatle bakın. Burada artık Allah'a ulaşmayı dileyen birisi var. Maide Suresi 7. ayet-i kerime: "Allah sinelerde olanı bilir." Hep kalbinize bakıyor Allahu Teala. Acaba bir gün kalbinizde Allah'a ulaşmak konusunda bir istek oluşacak mı? Allah'a ulaşmak konusunda bir talep oluşacak mi? diye.
-5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî, iz kultum semi’nâ ve ata’nâ, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakını hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

4.RAHİM ESMASININ TECELLİSİ (4. Basamak)
Allahu Teala, kalbinizde Allah'a ulaşma arzusunu gördüğü zaman, üzerinizde rahim esmasıyla tecelli edecektir. Yusuf Suresi 53. ayet-i kerime: Hz. Yusuf, Allahu Teala'ya şöyle diyor:
-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
Allah'ın en önemli iki tane esması; biri Rahim esması, biri Rahman esması. Aynı kökten gelmelerine rağmen, Rahman esması bütün insanlar için geçerlidir. Rahim esması ise sadece Allah'ın yoluna girenler için, Allah'a ulaşmak için gayret sarfedenler için geçerlidir.

5. ALLAH'IN SEBİLLERİNE ULAŞTIRMASI (5. Basamak)
Nasıl olur Allah'ın rahim esmasıyla tecellisi? Bakın bir seri yardım birbirinin arkasından nasıl geliyor. Birinci yardımı Allahu Teala'nın, beşinci basamakta geliyor. Maide Suresi 16. ayet-i kerime. Allahu Teala diyor ki:
-5/MÂİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilen nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm’e hidâyet eder (ulaştırır).
Dünya üzerinde bugün yüzbinlerce mürşid var. Bu mürşidlerin bulunduklari dergahlardan Halifenin bulunduğu Ana Dergaha gözle görunmez ama dünya sathına paralel yollar var. Bu yollar insan ruhlarının ait oldukları dergahtan, Ana Dergaha, Sırat-ı Mustakiym'e ulaşmalarını temin ediyor. Bunlara Allahu Teala'nın verdiği isim "sebil". Sebiller diyor. Binlerce, yüzbinlerce sebil. Bunların herbiri mutlaka Ana Dergaha ulaşır. İşte bu sebillere ulaştıracağına dair Allahu Teala garanti veriyor beşinci basamakta. Kimler için? Allah'ın rızasına tabi olanlar için. Allah'ın rızası, bütün insanları Allah'a ulaştırmak istikametinde. İnsan ruhu Allah'ın Zatına ulaşabilecek ve O'nun Zatında ifna olabilecek olan, yok olabilecek olan, Allah'ın o ruha meab olacaği, sığınak olacaği bir özellik taşıyor. Ve insan ruhundan başka hiç bir başka mahluk Allah'ın Zatına ulaşabilmek ve Allah'ın Zatında ifna olabilmek yetkisine sahip değildir. Öyleyse Allahu Teala'ya bir insanın ruhunun ulaşması sözkonusu. İşte böyle bir ulaşma ancak kulun talebiyle gerçekleşebilir. Kulun içinde böyle bir talep oluşmuşsa, (kalbinde) Allah, kalpleri gören olarak derhal kalbe bakıyor ve kalpte böyle bir Allah'a ulaşma talebinin var olduğunu, oluştuğunu hemen görüyor.

"Allah sinelerde olanı bilir." Maide Suresi 7'nci ayet-i kerime.
-5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî, iz kultum semi’nâ ve ata’nâ, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakını hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

6. İŞİTMEK (6. Basamak)
Eğer bir insanın kulaklari duyuyorsa o kişi duyar ama işitmez. İşitebilmesi için kulağina ulaşan sözlerin manalarına varmasi lazim. Yani zihnini, kulağına ulaşan kelimelere konsantre edecek, kelimelerin manalarına ulaşacak, o zaman kişi işitir. Siz birisine birşeyler anlatıyorsunuz o kişi eğer sizi dinlemiyorsa, başka bir konuyu düşünüyorsa işitmez. Kulağı duyar ama kişi işitmez. Öyleyse işitmek duymanın ötesinde ayrı bir konu. Tıpkı bakmakla görmek birbirinden farklı şeyler olduğu gibi, duymak ve işitmek de birbirinden farklı.
Altıncı basamakta o kişinin kulaklarındaki "Vakra" yi alıyor Allahu Teala ve kişinin irşad makamının söylediklerini işitmesini temin ediyor. Yani mürşidin söylediklerinin, o kişinin kulağına ulaşması, duyması halinde, manalarına varmasııi temin ediyor Allahu Teala.

7. AMENU OLMAK (7. Basamak)
Gözünüzün gördüğü, kulağınızın işittiği şeyler, kalbinizde görerek ve işiterek ayrı ayrı boyutlarda yerli yerine oturuyor. İşte buna idrak diyoruz, yerleştirme diyoruz. "Kişinin fıkıh etmesi" diyor Kur'an-ı Kerim'imiz. Öyleyse Allahu Teala ve Tekaddes Hz. insanlara işittirir mi, insanlara idrak ettirir mi? Ikisi de evet. Allah işittirir ve Allah idrak ettirir. Allah insanların işitmesine mani olur mu? Evet.. Allah insanların idrak etmesine mani olur mu? Gene Evet. Eğer bir insanın kalbinde, Allah'ın irşad yoluna doğru bir meyil oluşmamışsa Allah o insanlara irşad makamının söylediği sözleri işittirmiyor ve idrak ettirmiyor. İşte Isra Suresi 45 ve 46. ayet-i kerimeler.. Allahu Teala ve Tekaddes Hz.leri buyuruyor ki:
-17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

-17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.
Demek ki işitmeye layık olmayanlara Allahu Teala ve Tekaddes Hz.leri onların kulaklarına vakra isimli bir ağirlik koymak suretiyle irşad makamının sözlerini işittirmiyor. Yetmez, onların kalplerine koyduğu bir ekinnetle onların fıkıh etmesine, dinlediklerini idrak etmesine mani oluyor. Yetmez, onların irşad makamına muhabbet beslemesini de önlüyor Allahu Teala.
Öyleyse iki cins insandan, o Allah'ın irşad yolunu kendilerine yol ittihaz etmeyenler, onlar irşad makamının söylediklerini işitemezler ve idrak edemezler. Çünkü Allah işittirmez ve idrak ettirmez. Peki işitenler, idrak edenler de var mı? Evet. Hac Suresinin 54'uncu ayet-i kerimesi işitenlerin ve idrak edenlerin varliğini söylüyor.
Hac 54'te Allah'ın tarifi şöyle: "Onlar kendilerine ilim verilenlerdir." Ne demek bu ? İrşad makamı herkese ilim vermeğe çalişir, görevi budur. Allah onun için vazifelendirmiştir. Ama onun verdiği ilmi bazı insanlar algılayabilir, bazıları algılayamaz. yalnız algılayabilenler kendilerine ilim verilmiılerdir. Algılayamayanlar, ilim verilmesine calışılmış ama ilmi alamamış olanlardır, kendilerine ilim verilemeyenlerdir; verilmesine çalışıldığı halde kendilerine ilim verilemeyenlerdir.
İşte bu ilim verilenlerin durumunu söylüyor Allahu Teala, Hac 54 acikliyor :
-22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl’ün, Nebî Resûl’ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O’na îmân etmeleri, onların kalplerinin O’nu (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir.
Niçin Allahu Teala bunu söylüyor? Çünkü eğer o insan sahiden işitmişse ve idrak etmişse neyi görmüştür? İrşad makamının sözlerinin Hakk'tan inen sözler olduğunu görmüştür. İrşad makamı sadece Kur'an-ı Kerim ayetlerinin açıklamasını yapabilir. Başka bir yetkisi yoktur. Öyleyse her söylediği söz Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir açiklamasıysa, Kur'an-ı Kerim de Hakk'tan indiğine göre, elbette O'nun her sözü, mutlaka bir Kur'an-ı Kerim ayet-i kerimesinin açıklamasıdır. Açıklama sadece ondan ibaret olduğuna göre onların her sözünün Hakk'tan inen sözler olduğundan o işitebilenler emindirler. Kulaklarındaki vakra alınmış olanlar, o idrak edebilenler, kalplerindeki ekinnet alınmış ve yerine ihbat isimli bir anlama vasıtası yerleştirilmiş olanlar, işte onlar irşad makamının sözlerinin Hakk'tan inen sözler olduğundan emindirler. Isimleri: Amenu olanlar...
Şimdi Allahu Teala'nin bir Suresini beraberce okuyacağiz: Vel'Asri: Asr'a yemin ederim.
Innel'insane lefiy husrin: İnsanlar hüsrandadırlar. İllelleziyne amenu: İlla onlar ki, onlar hariçtir, Amenu olanlar. İlk yedi basamak burada tamamlanıyor.


_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:09 am

İKİNCİ YEDİ BASAMAK

Amilussalihata (Nefs Tezkiyesine) Başlamak
Vel Asr Suresi İkinci Bölüm:
Ve amilussalihati
8. KALBE HİDAYET KONMASI (8. Basamak)
"Fe men yu'min billahi yehdi kalbeh"
Kim Allah'a amenü olursa, onun kalbine hidayet konulur,
diyor Tegabun Suresinin 11. ayet-i kerimesi. Bir kisinin nefsinin kalbine Allah'ın hidayet koymasi. Acaba niçin ?
-64/TEGÂBUN-11: Mâ asâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve men yu’min billâhi yehdi kalbehu, vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
9. KALBİN ALLAH'A DÖNMESİ (9. Basamak)
Kaf Suresinin 33'uncu ayet-i kerimesinde Allahu Teala :
-50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
diyor. Amenu olanlara Allahu Teala bir hediye veriyor, kalplerine hidayet koyuyor, niçin? O kalbi Allah'a döndürmek için. Önemli mi ? Bir çeşme düşünün. Çeşme akıyor. Siz de elinizde sürahiyle çeşmeye ulaşıyorsunuz ama sürahiyi ters tutuyorsunuz. Bu sürahinin içine bir damla bile su giremez. Ama sürahiyi doğrultursanız ve çeşmenin altına getirirseniz sürahi o rahmetle, suyla dolacaktir. İşte bunu sağlamak üzere kalplerinizi Allah'tan gelecek olan rahmet ve fazla eriştirmek üzere Allahu Teala kalplerinize hidayet koyuyor ve bu hidayet kalplerinizi Allah'a döndürüyor. Nefslerinizin kalbini. Önemli olan da nefslerin kalbi. Çünkü o kalp 19 tane afetin sahibi, o kalp kapkaranlık. Hac Suresi 53'üncü ayet-i kerime.
-22/HACC-53: Li yec’ale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin).
Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîm’den uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).
kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve katılaşmış) olanlara diyor Allahu Teala. Sonuç şu :
"Onların kalpleri marazdır, hastadır."
Bütün nefs kalpleri hastadır. Çünkü bünyesinde sadece afetler var. 19 tane afet. Bir insan o hedeflere ulaşamazsa onun kalbine Allah'ın rahmeti de fazlı da ulaşamaz. Bu iki nur bir insanın kalbine ulaşamazsa o kalbin aydınlanabilmesi, yani kasiyetten kurtulabilmesi mümkün değildir, diyor Kur'an-ı Kerim'imiz.
10. GÖĞSÜN TESLİME AÇILMASI (10. Basamak)
Enam Suresinin 125'inci ayet-i kerimesinde Allahu Teala bu muhteşem işlemi söylüyor. Diyor ki:
-6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

Bir göğsü Allahu Teala teslimlere açarsa acaba bunun fonksiyonel sonucu nedir?

11. ALLAH'IN NURUNUN KALBE ULAŞMASI (11. Basamak)
Zümer Suresinin 22. ayet-i kerimesi: Allahu Teala büyük olayı anlatıyor bize.
-39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
İfadeye dikkat edin. Demek ki Allahu Teala bir kişinin göğsünden kalbine bir yol açmazsa, kişinin göğsüne Allah'ın nurunun ulaşması mümkün değildir ve o kalp ebediyen kasiyet bağlamış bir kalp olarak kalacaktır.
Bundan sonra, o kişinin Allah'ın zikrini yapması lazım. Zikir; Allah'ın isminin birbiri ardınca tekrarıdır. Müzemmil Suresi 8. ayet-i kerimesi;
-73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
buyuruyor Allahu Teala. Öyleyse Allah'ın ismiyle zikreden bir insan sözkonusu. Ve zikir, Allah kelimesinin, birbirinin ardından kullanılması; Allah, Allah, Allah, Allah... diye, Allah kelimesinin tekrarı...
Allah kelimesi bir şifredir, bütün harflerde olduğu gibi Arap harflerinde de herbir harfin bir titreşim değişikliği var. Değişik sayıda bir titreşime sahip harfler. Allah kelimesinde bu harfler Allahu Teala tarafından öyle bir dizaynla yerleştirilmiş ki, bu kelimeyi söyleyen canlıysa, mesela bir insansa onun göğsune mutlaka Allahu Teala tarafından hem rahmet, hem de fazl adlı iki tane nur ulaşıyor. Eğer bir cansızsa, bir elektronsa mesela, bu elektrona da Allah'ın katından mutlaka bir enerji ulaşıyor.
Allah'tan gelen fazl, ruhun hasletleri, ruhun o muteşem programlanmış olan, Allah'ın bütün emirlerine mutlaka itaat eden, yasak ettiği fiilleri işlemesi mümkün olmayan programına uygun özellikler. Bunlara "fazl" diyor Allahu Teala.
Rahmet ise, Allahu Teala'dan gelen, nefsin tezkiyesini temin edecek olan, bir de kargo uçağı vazifesini gören bir rahmetler silsilesi. Allah'ın nurlari silsilesi. Bunlar beraberlerinde fazlı getirirler, dönerlerken de nefsin kalbindeki karanlıkları, yani nefsin afetlerini götürürler.
Nefsimizin kalbinde iki tane kapı var; Birisi rahmet kapısı, Allah'ın nurunun kalbimize ulaştığı kapı; ikincisi zulmet kapısı, şeytanın karanlıklarının nefsimizin kalbine ulaştığı kapı. Ne yazık ki bütün insanların kalplerinde doğuşlarından itibaren, rahmet kapısının üzerinde bir mühür var. İnsanlar, Allah'ın ezelde kendilerine tayin ettiği mürşide ulaşacakları güne kadar kalpleri hep mühürlü kalıyor. Ne zaman ki kişi mürşidine ulaşıyor, o zaman o mührün içine Allahu Teala "iman" kelimesini yazıyor, kalbin içine. O zaman mühür hareketli hale geliyor ve farklı bir dizayn sergiliyor.
Şimdi bizim bulunduğumuz basamakta, yani söylediğimiz, anlatmaya çalıştığımız basamakta, ilk 7 basamaği aşmış kişi, ikinci 7 basamağın dördüncüsüne gelmiş. Zikrediyor ve zikredince Hakk'tan inen rahmet ve fazl o kişinin göğsüne geliyor, göğsünden de Allah'ın açtığı şifreli yolu takip ederek kişinin kalbine ulaşıyor. Ama kalbin üzerinde mühür var, bu mühür fazlı hiç içeri bırakmıyor. Fazlın bir zerresi bile içeri giremiyor. Ama rahmet, mührün kenarlarından sızarak kalbin içine girebiliyor.
Zikir yaptıkça Allah katından inen nurlar, nur yolunu takip ederek nefsin kalbine ulaşır. Ama kalpten içeri bunların girmesi, bütün boyutlarıyla girmesi, sözkonusu değildir.

12. HUŞU OLUŞMASI (12. Basamak)
İşte bu sızıntı halindeki nesne, rahmet, o kişinin kalbinde hafif bir aydınlık oluşturuyor. Bu aydınlığa Allahu Teala, huşu sahibi olmak, ismini veriyor. İşte Hadid Suresinin 16. ayet-i kerimesi:
-57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
Kişinin demek ki, zikir yapmasi asıl. Eğer üç şarta sahipse, şöylediğimiz üç şarta, o kişi zikir yapınca Allahu Teala'dan o kişinin kalbine rahmet ve fazl ulaşıyor. Ama mührün kenarlarından içeri sızabılen sadece rahmet. Bu rahmet o kalpte demek ki, huşu adı verilen hafif bir aydınlık oluşturuyor. Neden hafif bir aydınlık ? Bunun iki tane sebebi var; çünkü fazl, Allah'ın nuru kalbe kadar ulaştığı halde kalbin içine hiç giremiyor, rahmetin ise bir kısmı sızabiliyor. Büyük kısmı giremiyor. Bir de bunların ötesinde o kişinin nefsinin kalbine şeytanın devamlı karanlıklarını ulaştırması var. Kişi zikir yaparken de şeytanın karanlıkları o kişinin kalbıne ulaşıyor bu kademede ve böylece kişi, kalbine giren o az bir nurla hafif bir kalp aydınlığına ulaşıyor. İşte bu huşu sahibi olmaktır.
Allahu Teala rahmetinin, fazlının o kalbe ulaşacağını Zümer Suresinin 23'üncü ayet-i kerimesinde anlatıyor.
-39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-fazl ve salâvât-rahmet), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.
"Allahunezzele ahsenelhadiys kitaben mutesabihen mesaniy"
Allah ihdas ettiklerinin, (vücuda getirdiklerinin) en güzelini, (kitaba paralel olarak) kitaba mutesabih olarak ikişerli (sistem içerisinde) indirir, diyor.
Bundan, (bu Allah'tan inen o iki tane nurdan) o insanların derileri (ve kalpleri) ürperir, diyor Allahu Teala. İnsanın tüylerinin ürpermesi olayi.
Rabblerine karşı (o zaman) huşu duyarlar, (yani bu derilerinin ürpermesi sebebiyle, Allah'ın zikriyle onların göğüslerine ulaşan, oradan kalplerine ulaşan iki nurdan bir tanesinin (rahmetin) o kişinin kalbine sızmasıyla, kişinin kalbinde huşu müessesesi oluşur).
Sonra, onların derileri ve kalpleri Allah'a olan zikirleri sebebiyle yumuşar (aydinlanır, titrer).
İşte bu cezbenin tarifidir. O kalbin artık Allah'ın rahmetine açık olduğunun kesin ifadesidir. Öyleyse kalbimize Allah'tan rahmet ve fazl beraberce ulaşıyor, sırf Allah o rahmet kapısını Allah'a döndürdü ve göğsümüzden kalbimize o yolu açtı diye, ulaşanlardan yalnız rahmet, kalbimizin içine girebiliyor ve kalbimize giren bu rahmet kalbimizi hafif bir aydınlığa ulaştırıyor. İşte bu bizim Allah'a karşi huşu duymamızı sağlıyor.

13.HACET NAMAZI (13. Basamak)
Kim huşuya ulaşırsa onikinci basamağa ulaşırsa, huşuya ulaştığı gece hangi gece olursa olsun Allahu Teala'ya müracaat ederse hacet namazı kılarak, Allah ona mutlaka mürşidini göstereceğine dair Bakara Suresinin 45'inci ayet-i kerimesine göre söz veriyor :
-2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
"Hacet namazıyla ve sabırla Allah'tan istiane (mürşidinizi) isteyin, bu zor bir iştir ama huşu sahipleri için zor değildir" diyor.
İşte bu nokta bir dönüm noktasıdır. Kişi 5. basamakta huşu sahibi oluyor. Hacet namazını kılıyor. Allahu Teala'dan soruyor. Allah mutlaka ona mürşidini gösteriyor.

14.MÜRŞİDİN ÖNÜNDE TÖVBE ETMEK (14. Basamak)
Ve kişi, Allah'ın mürşidine ulaşıyor, kendisi için ezelde tayin edilen mürşiddir bu. Buna ulaşıyor ve Allahu Teala'dan 7 tane hediye almaya hak kazanıyor.
Bu noktada, kişinin mürşidine ulaştığı noktada, bu insan Allah'tan 3 tane garanti almıştır. Yani, ondördüncü basamakta kişinin Allah'tan aldığı üç tane garanti vardır.
1. Sırat-ı Mustakiym'ine ulaştırma garantisi (yedinci basamak)
2. İkincisi Allah'ın Zatına ulaştırma garantisi (onuncu basamak)
3. Mürşidini ona gösterme garantisi (onikinci basamak). Bakara Suresinin 45. ayet-i kerimesinde Allahu Teala ;
Huşu sahibi olanlara mürşidlerini göstereceğini ifade ediyor.
İşte böylece ondördüncü basamağa ulaşan kişi, mürşidinin önunde tövbe ediyor. Furkan Suresinin 70. ayet-i kerimesindeki, Mumtehine Suresinin 12. ayet-i kerimesindeki, Mumin Suresinin 7. ayet-i kerimesindeki, Nisa Suresinin 64. ayet-i kerimesindeki, Fetih Suresinin 10. ayet-i kerimesindeki tövbe bu. Beş ayrı ayet-i kerimede şekillenen bir tövbe, mürşidin önunde yapılan tövbe.
Nasıl bir tövbe? Bu tövbe ile kişinin kazandiği 7 tane hediyeden bahsedelim :
Mürşidine ulaşan kişinin 7 tane mükafati var Allah'tan :

BİRİNCİ HEDİYE
Başlarının üzerine Allahu Teala ve Tekaddes Hz.lerinin mürşidinin ruhu gelip yerleşir. Mücadele Suresinin 22. ayet-i kerimesinde diyor ki Allahu Teala :
-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve âhiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
"Onların (başlarının) üzerine Katımızda (eğitim görmüş) bir ruh gönderir, onunla onları destekleriz."
Mumin Suresinin 15. ayet-i kerimesindeyse şöyle söylüyor Yüce Rabbimiz :
-40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
"Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından layık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır, (dikkat edin bu ruh onlar için bir nimettir) o kişilere Allah'a ulaşma gününün geldiğini haber vermek üzere"
Ruhun artık vücuttan ayrılması lazım geldiğini, mürşidin bulunduğu dergaha ulaşması lazım geldiğini ve oradan Sırat-ı Mustakiym'i takip ederek Allah'a ulaşması için harekete geçmesi zamanının geldiğini ifade etmek üzere Allah, o kişinin mürşidinin ruhunu, kişinin başının üzerine, o kişi o mürşidin elini öptüğü an ulaştırır. Diyelim ki ardarda bir milyon kişi o mürşidin elini öptu. Allahu Teala bir milyon tane ruh vücuda getirip, herbirinin başının üzerine mutlaka mürşidin ruhunu ulaştırır.


_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:10 am

İKİNCİ HEDİYE
Ve kişinin ruhu vücudundan ayrılarak mürşidin ait olduğu dergahta rahle-i tedrise başlar. Nebe Suresi 39'uncu ayet-i kerime.
-78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm’i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah’a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
"Zalikel yevmul hakk.."
İşte o gün Hakk günüdür.
Hakka ulaşmak üzere mürşidimizin elini öptüğümüz gün.
"Femen saettehaze ila rabbihi meaba"
"O gün bu dileyen kişi, (mürşidini dileyen kişi, Hakk'a ulaşmayı dileyen kişi) o gün Allah'a ulaşan Sırat-ı Mustakiym'i kendisine yol ittihaz eder. (Ve kimin ruhu bu Sırat-ı Mustakiym'i aşarak Allah'a ulaşırsa), Allah'ın Zatı (ulaşan ruha) meab olur", diyor Allahu Teala.

ÜÇÜNCÜ HEDİYE
Allahu Teala ve Tekaddes Hz.lerinin o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirmesi. Furkan Suresinin 70'inci ayet-i kerimesinde Allahu Teala bunu söylüyor.
-25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).

DÖRDÜNCÜ HEDİYE
Sonra Allahu Teala'nın dördüncü ihsanı, Bakara Suresi 261. ayet-i kerime gereğince :
-2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
Yani o kişi bir derecelik bir sevap işlediği zaman, Allah ona demek ki, 100 katını veriyor evvela, sonra 200 katını veriyor. Nefsin birinci basamağında 100 katı, ikinci basamağında 200 katı ......... 7. basamağına kadar yukseldikçe kişi, 700 katına kadar ulaşıyor Allahu Teala'nın o kişiye verdiği ihsan.

BEŞİNCİ HEDİYE
Mürşidin ruhunun ortaya koyduğu bir fonksiyon. Allahu Teala bir kişinin mürşid olabilmesinin şartları sırasında onun salahtan biri olmasını da öngörüyor, yani 28'inci basamaktan birisi. O, 28. basamağa ulaşan kişi evvela ihlasa ulaşmıştır, nefsindeki bütün afetler temizlenmiştir ve nefsi Allah'a teslim olmuştur. Ondan sonra Allahu Teala onu bir seher vakti Tövbe-i Nasuh'a davet eder. Allah'ın söylediği kelimeler tek tek tekrar edilmek suretiyle o kişi Tövbe-i Nasuh'unu gerçekleştirir. Ve Tahrim Suresinin 8. ayet-i kerimesine göre, Tövbe-i Nasuh'unu gerçekleştiren kişinin başının üzerinde daire şeklinde bir nur oluşur. İşte, bu nur Ahzab Suresinin 43. ayet-i kerimesine göre Allah'ın katından "salavat" isimli bir nur ceker, ki bu nuru melekler götürür. Allahu Teala bu nur için diyor ki, "salavat nuru" için.
-33/AHZÂB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).
diyor. İşte mürşidin ruhunun başının üzerinde bulunan bu daire şeklindeki nur, Allah'ın katından devamlı "salavat" isimli bu rahmeti çeken bir özellik taşır. Devamlı bu tarzdaki bir nuru, salavat nurunu, bu daire şeklindeki nur çeker ve mürşidinin ruhunun üzerinde bulunduğu kişinin kalbine ulaştırır, nefsinin kalbine ulaştırır. İşte Allah'ın beşinci ihsani da bu...

ALTINCI HEDİYE
Yuce Rabbimizin Mürşide ulaşan kişiye altıncı ihsani o kişinin kalbine "iman"ı yazmasıdır. O kademede imanı yazar kişinin kalbine. Kişinin kalbinin içine Allahu Teala'nın imanı koyması o kişiyi mu'min kılar, bir önemli neticeyi daha oluşturur. Kalbin içine bu iman kelimesi yazıldığı için mühür artık bir silindirin içinde hareket eden bir piston hüviyetini alır. Ve Allahu Teala'nın zikri yapıldığı zaman, kalbine "iman" yazılmış olan bir kişi tarafından Allahu Teala'nin zikri yapıldığı zaman, bu kişinin göğsüne Allah'tan rahmet ve fazl gelir, şifreli yolu takip ederek göğsünden kalbine ulaşır bu rahmet ve fazl.

YEDİNCİ HEDİYE
Rahmetin ve fazlın, aynı zamanda da devam eden salavatın baskısıyla, hareketli hale gelen mühür kalbin içine doğru itilir. Zulmet kapısına kadar itilir ve zulmet kapısını kapatır. Zulmet kapısının kapanması halinde, şeytanın karanlıklarınin zikir boyunca o kişinin kalbine ulaşması artık mümkün değildir. Buna karşılık Allah'ın hem rahmeti, hem de fazlı yukarıdaki nur kapısından içeri girecektir. Neden? Çünkü nur kapısını örten mühür artık orada değildir. Ve fazlın girmesini engelleyen mühür, kapıyı örten mühür orada olmadığı için hem rahmet, hem de fazl kalbin içine rahatca girebilir.
İşte kimin kalbine Allah'ın rahmeti ve fazlı girebiliyorsa o kişinin nefs tezkiyesine başlayacağını söylüyor Allahu Teala (ıslah edici amellere). Öyleyse Allahu Teala ve Tekaddes Hz.lerinin ıslah edici amellerden bir muradı var. Kişinin kalbine rahmet ve fazlın beraberce girişi. Ne olur? Nur Suresinin 21'inci ayet-i kerimesi, ne olacağının cevabını veriyor bize :
-24/NÛR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti, (iki nuru birden) üzerinize olmazsa, (nefsinizin kalbine girmezse), içinizden hiç biriniz ebediyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz !
İşte burada kişi nefs tezkiyesine başlamıştır, yani amilussalihata başlamıştır ve ikinci 7 basamak da burada tamamlanmıştır. Vel Asr Suresine bakalım ;
Asra yemin ederim. Muhakkak ki insanlar hüsrandadır. Ama, amenü olanlar hariç ve amulussalihat yapanlar hariç...

_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:11 am

ÜÇÜNCÜ 7 BASAMAK

Hakk'a ulaşmak ve Hakk'ı Tavsiye Etmek :
Vel Asr Suresinin üçüncü bölümü :
Ve tevasav bilhakk'ı
Mürşidine ulaşan kişinin mürşidinden aldiği emirlere paralel olarak nefsindeki afetleri temizlemek için zikrini giderek artırdığını göreceğiz. Bu insan başkalarından farklı bir ibadet dizisinin sahibidir. Bu insan Ahzab Suresinin 21'inci ayet-i kerimesine göre hareket edecektir. Orada Allahu Teala diyor ki:
-33/AHZÂB-21: Lekad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe vel yevmel âhıre ve zekerallâhe kesîrâ(kesîren).
Andolsun ki, sizin için ve Allah’a ve ahiret gününe (Allah’a ulaşma gününe) ulaşmayı dileyen ve Allah’ı çok zikredenler için, Allah’ın Resûl’ünde güzel bir örnek vardır.
Yani "O'nun sünnetlerini de yapmak mecburiyetindesiniz, Benim farzlarımın ötesinde" buyuruyor.
Şimdi tasavvuf yoluna girenler ne yapar? Onlar, namazın bir zevk olduğunu yaşamaya başlamışlardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) her gece teheccüd sünneti kılardı, her sabah namazı ile öğle namazı arasındaki devrede de kuşluk sünneti kılardı. Ve böylece 5 vakit değil, hergün 7 vakit namaz kılardı. Öyleyse tasavvuf nedir? Tasavvuf, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'le beraber sahabenin hayatını, hangi asırda olursa olsun yaşamaktır. Bu yaşamın taassupla alakası yok. Allah sizin kıyafetinize bakmaz. Allah sizin kalbinize bakar. Eğer kalbiniz Allah'a ulaşmak istiyorsa Allah'ın her türlü hediyesine açıksınız. Hiç korkmayınız. Allah'ın yoluna girdiğiniz zaman ne demek istediğimi anlayabilirsiniz ancak. yaşadığınız zaman... Hal, kal ile bilinmez. Hal, anlatmakla bilinmez, hissedilmez, yaşanmaz. Ancak yaşayarak o noktaya ulaşırsınız.
Bu kişi oruç denilen sistemi sadece ramazan boyunca yapmayacaktır ; Onun ötesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in sünnetine paralel olarak her perşembe mutlaka oruç tutacaktır. Kandil günleri mutlaka ekleyecektir, Muharrem'in 10'unda oruç tutacaktır... Öyleyse başkasının bir senede 30 gün oruç tutmasına karşılık bu kişi yaklaşik 60 gün daha ona ilave edecektir. Bu kişi zekatı iki kat verecektir. Bakara Suresinin 177'nci ayet-i kerimesindeki emrin gereği olarak hem zekat verecektir, hem de Birr adı verilen sistemle bunu tamamlayacaktır. Bu insan başkalarından farklı bir ibadet dizisinin sahibidir. Zikrini belli bir rakamdan başlatarak daimi zikre ulaşmak için elinden gelen bütün gayreti gösterecektir.
Bütün ibadetleri başkalarından daha üst seviyededir. Bu ona zor gelir mi? Asla, bu yolun adamı olduğu için kalbinde o istek vardır, kalbi o ateşle yanmaktadır ve Allah onu bu sebeple kendi yoluna ulaştırmıştır. İşte bu insanların yaptıkları görevler başkalarından farklıdir.
İşte bu kişi zikrini, (ki artık zamanımızda unutulmuş bir olay zikir. Bildiğiniz gibi daimi zikir üzerimize farz-ı ayın olduğu halde hiç bir ilmihal kitabından zikrin farziyeti konusunda hiç bir şey göremezsiniz) daimi zikre ulaştıracaktır.
Öyleyse bu görevleri yaparak özellikle zikirlerini artırmak suretiyle kalplerine ulaşan rahmetin, fazlın süresini giderek büyütecekler. Bu rahmetle fazlın kalpte kalma süresi büyüdükçe, daha uzun zaman parçalarına yayıldıkça o kişinin kalbinde zamanla bir aydınlanma başlayacaktır. İşte bu aydınlanma o kişinin nefsinin kalbinde emmare kademesini tamamlamasına sebebiyet verecektir.

15.NEFS-İ EMMARE (15. Basamak)
Bir saat zikir iki saate, üç saate, dört saate yükseldikçe kişinin nefsinin kalbindeki Allah'ın nurlarının kalma süresi iki saat, üç saat ve dört saate ulaşır. Saatler ilerledikçe Allah'ın nurları o kalpte müspet bir icraat yaparlar ve kişinin nefsinin kalbinde evvela nef-i emmare temizlenir. Nefs-i emmare Yusuf Suresinin 53'üncü ayet-i kerimesinde açıklığa kavuşturulmuş. Hz.Yusuf Allahu Teala'ya diyor ki :
Yarabbi! Ben nefsimi ibra edemem, (temize çıkartamam) çünkü nefsim bana sui olanı (şer olanı) emrediyor. (Nefs-i emmare, emredici nefs)
-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
Demek ki bir insan doğuşundan itibaren nefsindeki afetlerin hepsiyle birlikte doğar. Nefsinde sadece afetler olduğu için de nefs hep şerri emreder, hep şer istikametinde vücudun kumandanı olan akla müracaat eder. Şerri emreden bir başlangıc nefs kademesinden bahsediyoruz. (Nur : %7)

16.NEFS-İ LEVVAME (16. Basamak)
Sonra, kişinin nefs-i emmareyi tamamlamasını muteakip, zikrini daha çok artıracağı cihetle, Allah'tan aldığı emirler gereği, öyle bir gun gelecektir ki, bu kişinin kalbinde nefs-i levvame de temizlenecektir. Nefs-i levvame; levm edilen bir nefs kademesi.. Levm : Kınamak, suçlamak anlamına geliyor. Kişi, Allah'ın yoluna girmiştir. Allah'ın yolunda olan bu insan, Allah'tan bir takım taleplerin sahibidir. Nefsini tezkiye etmek ister, ruhunu Allah'a ulaştırmak ister. Ama bakar ki nefsi, Allah'ın yoluna girmesine rağmen hala hatalar yapıyor. İşte bu hataları nefsinin yapması sebebiyle kişi nefsini kınar, levm eder. Arkasından ruhu nefse, "akletmeyene azap ederiz!" ayet-i kerimesi gereğince azap eder. Bu da kişiyi ayrıca huzursuz kılar ve pişmanlığa ulaştırır. Kişi yaptığundan pişman olur. İşte nefs-i levvame dediğimiz zaman böyle bir nefs aklımıza gelecek, levm edilen, kınanan bir nefs. Allah'ın yoluna girmesine rağmen kişi, nefs ne yazık ki hatalarını işlemeye devam ediyor. Neden devam ediyor? O kişi sadece bir saat zikir yapabiliyor veya 2 saat zikir yapabiliyor. Yani onu levvame kademesine ulaştıracak surede zikir yapabiliyor. O süre içinde bir suç işlemesi, bir günah işlemesi mümkün değil. Ama onun dışında kalan (2 saat zikir yapıyorsa bu kişi, 22 saat) zaman diliminde kişinin nesfinin talepleri hala şer istikametinde ve kişi hata yapıyor ve bu hatalardan dolayı nefsini kınıyor. (Nur : %14)
17.NEFS-İ MÜLHİME (17.basamak)
Sonra kişinin nefsinin kalbi mülhime kademesine geliyor. Mülhime, Şems Suresinin 8. ayet-i kerimeinde dizayn edilmiş. Allahu Teala buyuruyor :
"Fe'elhemeha fucureha ve takvaha"
O nefse, şeytanin fücuru ve Allah'ın takvası ilham edilir.
-91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

-91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
Bu noktaya kadar kişi zaten şeytanın bütün fücurunu hissetmekteydi, işitmekteydi. Nefs sözkonusu olduğu için, şeytanın bütün talepleri o nefste yankılanır. Nefs hepsini işitir, yetmez! Bir de onları tatbik etmek ister. Akla yaptığı bütün müracaatlar, şer müracaatıdır ve istediği şey günah işlemektir. Çünkü, muhtevasında sadece onu günaha iten afetler var. İşte, üçüncü basamakta o kişi artık Allah'ın da söylediklerini nefsinin kalbinde işitmeye başlayacaktır. Bu basamak, bu sebeple ilham alan anlamına geliyor, Nefs-i mülhime : Allah'ın da ilhamına açılmış olan, Allah'tan ilham almaya başlamış olan bir nefs kademesi. Nefsimizin üçüncü basamağı. (Nur: %21)

18.NEFS-İ MUTMAİNNE (18. Basamak)
Sonra, bu kişi Allah'tan aldığı ilhamların da yardımıyla zikrini giderek artıracaktır. Zikir arttıkça Allah'ın rahmetinin ve fazlının o kalpte, nefsin kalbinde kalma süresi daha çok, daha çok uzayacağı cihetle kişi, daha çok zikredecektir ve kalbi daha çok aydınlanacaktır. Ve öyle bir gün gelecektir ki, kişi nefs-i mutmainne noktasına ulaşacaktır.
Nefs-i mutmainne, kişinin doyuma ulaştığı nefs kademesini temsil eder. Bir insan ne zaman nefsinin hırs adı verilen afetini, ona galip gelerek devre dışı bırakabilirse, o zaman o kişi, bakar ki (hırsından arındığı zaman) Allah'ın kendisine ihsan ettiği şeyler, meğer kendisi için yeterliymiş, ama kişi o gune kadar bunun farkına, (nefsinin o hırs adı verilen afeti sebebiyle) varmamiş... Bu, nefsin hırs adı verilen afeti kişiyi, helal mefhumunun her zaman ötesine sürükleyebilir. Haram da o kişinin muhtevası içine girebilir. Demek ki hırs, helal veya haram tanımadan insanı her an helal hudutlarının ötesine, haram hudutlarına götürebilen bir özellik taşıyor. Nefsin büyük bir afeti!..
Bir çok insan hirstan bahsedildigi zaman, "ama insanların yükselmesi de ancak hırs sebebiyle mümkündür," derler. Aslında insanın manevi açıdan yükselmesini sağlayan unsur hiç bir zaman hırs değildir. Allah'ın güzelliklerini talep etmek, hırs anlamına gelmez. Çünkü hırs, nefsin afetidir. Allah'ın güzelliklerini talep eden ise ruhun bir hasletidir ; bir gıpta deyin, bir güzellik talebi deyin, özlem deyin, hangi ismi kullanırsanız kullanın, ama şunu net olarak bileceksiniz : Nefsinizin muhtevasında sadece afetler var. Afetin hüviyeti, Allah'ın bütün emirlerine itiraz eden, isyan eden, o emirleri yapmayı asla istemeyen, Allah neyi yasaklamışsa onu da mutlaka yapmak isteyen, Allah'ın yasakladığı her şeyi yapmak isteyen bir özellik. İşte nefsin afetlerinin hepsi bu özelliktedir. Allah'ın verdiği emirleri var, nefsin afetleri asla bu emirleri yerine getirmek istemez. Allah'ın yasak ettiği fiiller var, nefsin afetleri hep bu yasak edilen fiilleri yapmak ister. Öyleyse muhtevaya dikkatle bakın. Burada demek ki, sözkonusu olan şey, nefsin afetleri.
İşte nefsin afetlerinin hırs adı verilen sistemden arındırılması halinde, bakacaksınız ki hırs yok olduğu zaman, kişi kesin olarak emin olur ki, Allah'ın kendisine ihsan ettiği şeyler meğer kendisi için yeterliymiş. Onlarla doyduğunu, onlarla mutmain olduğunu görür kişi. Ve kişiyi mutmainne noktasına ulaştıran şeyin de Allahu Teala zikir olduğunu söylüyor;
"Ela bizikrillahi tatmainnulkulub"
Dikkat edin ki kalpler ancak Allah'i zikretmekle mutmain olur!
Öyleyse mutmainne, mutmain oluş, doyuma ulaşma. Allah'ın o kişiye ihsan ettiği şeylerin yeterli olduğunun idrakine variş, doygunluğun başladığı nokta. İşte bu noktaya "mutmainne" diyor Allahu Teala. Ve Fecr Suresinin 27'nci ayet-i kerimesinde buyuruyor : (Nur: %28)
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

19.NEFS-İ RADİYE (19. Basamak)
Bu kademeden sonrası artık Radiye ve Mardiye isimlerini alıyor. Fecr Suresinin 28'inci ayet-i kerimesi:
"Radiyeten mardiyyeh..."
diyor Allahu Teala. Radiye; insanoğlunun Allah'tan razı olduğu noktayı işaret eder. Her kim zaten Allah'ın kendisine verdikleriyle doyuyorsa, onlarla tatmin oluyorsa, onun farkına varmışsa ki, Allah'ın verdikleri kendisi için yeterlidir. Bu insanın Allah'tan razı olmasına engel kalmamıştır. Kim Allah'ın verdiklerinden doyuyorsa, Allah'ın verdikleri onu tatmin ediyorsa, mutmainne noktasına ulaştırıyorsa o kişi elbette Allah'tan razı olacaktır. Bu sebeple mutmainnenin bir sonraki kademesine Allahu Teala radiye adını veriyor. (Nur: %35)

20.NEFS-İ MARDİYYE (20. Basamak)
Ve şunu bileceğiz ki, biz ne zaman Allah'tan razı olursak, Allah da bizden aynı anda razı olur, hatta Allah'ın üst seviye velilerine yolda söylediği bir söz son derece dikkat çekicidir. Buyurur ki: "Ben senden razıyım, sen de Benden razı mısın?"
Oysa ki sıra nasıldı? Evvela kul Allah'tan razı olacaktı; Radiye, sonra da Allah kuldan razı olacaktı, Mardiyye. Ama bu Allah'ın veli kullarını onore etmek için kullandığı özel bir ifade; "Ben senden razıyım, sen de Benden razı mısın?" Sanki Allahu Teala kendisinden razı olmayacak olan kulundan razı olurmuş gibi. Böyle bir şey tabiatiyla mümkün değil..
Allahu Teala kendisinden razı olmayacak olan kulundan asla razı olmaz. Eğer bir kişi derse ki size: "Allah benden razı olmuyor, neden razı olmuyor?" Siz de ona diyeceksiniz ki; "Sen Allah'tan razı mısın? önce sen Allah'tan razı olacaksın, sen razı olduğun an Allah da senden razı olmuştur."
Neden böyle konuşuyoruz? Çünkü, Allahu Teala nefsimizin 7 kademesinden, Radiye ve Mardiye dışındakileri ayrı ayrı ayetlerde söylediği halde, Radiye ve Mardiye'yi beraberce almış; " radiyeten mardiyye..." diyor, araya başka bir kelime de sokmamış. Buradan anliyoruz ki, Allahu Teala ve Tekaddes Hz.lerinin bir kul hakkında Radiye ve Mardiye kademelerini ifade etmesi, o kişinin Allahu Teala'dan razı olmasını, Allah'ın da o kişiden razı olmasını ifade eder. Ve arada başka bir kademe olmadığı gibi, kulun Allah'tan razı olması anında Allah da ondan razı olmuştur.
Allahu Teala'nın rızası son derece önemli bir olaydır. Çünkü, (hepimiz) bütün insanlar Allah'ın rızasını kazanmak üzere faaliyettedirler. Öyleyse, Allah'ın rızası üç ayrı cepheyi ifade eder. Birinci rıza, ikinci rıza ve üçüncü rıza.
Ne zaman bir insan ruhunu Allahu Teala'ya teslim ederse, bu Allah'ın ilk rızasına o kişinin ulaşmış olması demektir. Allah'ın rızası doğrultusunda, Allah'ın rızasına uyan kişi, Allah'ın rızasını ne zaman kazanıyor demek ki? Ruhu Allah'a ulaştığı zaman, ilk teslim gerçekleştiği zaman. Onun için demiştik ki, kişi kalbinde Allah'a ulaşmayı talep ettiği bir noktaya ulaştığı an Allah ondan haberdardır, bu kişi Allah'ın rızasına tabi olmuştur. Çünkü, Allah'ın rızası, birinci rızası ne zaman teşekkül edecektir? Kişi ruhunu Allah'a ulaştırdığı zaman, Hakk'a ulaştırdığı ve teslim ettiği zaman. Bu ilk teslim ve ilk rızadır.
İkinci rıza; ne zaman teşekkül edecektir? Kişi fizik vücudunu Allah'a teslim ettiği zaman, 25'inci basamakta.
Üçüncü rıza; ekber rıza ne zaman teşekkül edecektir? 27'nci basamakta. Kişi nefsinin bütün afetlerinden kurtulup, nefsini de Allah'a teslim ettiği zaman.
Öyleyse biz burada Allahu Teala'nın ondan razı olduğu noktaya bakıyoruz. Bu başlangıç rızasıdır ve aynı anda Allah ondan razı olur. Kişi de tezkiyeye zaten ulaşacaktır hemen arkasından. Ve beşinci basamak Radiye, kulun Allah'tan razı olduğu basamak.
Altıncı basamak, Mardiye, Allah'ın da kulundan razı olduğu basamak. (Nur: %42)"

21. NEFS-İ TEZKİYE (21. basamak)
Kim nefsini tezkiye ederse, o kişi bunu kendi nefsi için yapmış olur ve ruhu Allah'a seyreder, (Allah'a doğru hareket eder, seyr-i suluka baslar ve Allah'a ulaşır.)
Öyleyse, nefs-i tezkiye dediğimiz zaman 7'nci nefs kademesini ifade ediyoruz. Her kademede bir insanın nefsi, ortalama %7 aydınlığa kavusur. Bu durumda
Nefs-i emmarede o kişinin kalbindeki aydınlıklar %7 civarında oluşur.
Nefs-i levvame'de bu rakam %14'u,
Nefs-i mulhime'de %21'i,
Nefs-i mutmainne'de %28'i,
Nefs-i radiye'de %35'i,
Nefs-i mardiyye'de %42'yi,
Nefs-i tezkiye'de %49'u bulur.
%2 de "huşu"da nur birikmişti. Böylece %51 nur birikimi oluşur.
Görüyoruz ki, nefs-i tezkiyeye ulaşmış olan bir insan tezkiye olduğu noktada, kalbindeki aydınlıklar artık karanlıkları aşmış bir hüviyete ulaşmıştır. İşte, Allah'a ezelde nefsimizin verdiği YEMİN bu yemindir. Öyle bir güne ulaşacağız ki, oraya ulaştığımız zaman nefsimizdeki afetler, yani karanlıklar artık hakim durumda olmayacaklardir. Hakim olan Allah'ın nurları olacaktır. İşte böylece Allahu Teala ve Tekaddes Hz.lerinin indinde insanların o hedeflere ulaştığını görüyoruz.
Demek ki, burada Allah'ın rahmetinin ve Allah'ın fazlının öyle bir noktaya ulaşması sözkonusu ki, burada artık o kişinin kalbi %51 aydınlığa ulaşmıştır. Hala %49 karanlıklar vardır. Ama kalbin hakimiyeti Allah'ın nurlarına geçmiştir.
Böylece ne görüyoruz? Nefsin emmare kademesini tamamladiği noktada, insan ruhu yer eğitimini tamamlamıştır, rahle-i tedrisin yer bölümünü tamamlamıştır. Birinci kata kadar yükselmiştir.
Sonra levvamede ikinci kata, mulhimede üçüncü kata, mutmainnede dördüncü kata, radiye, mardiye ve tezkiye'de beşinci, altıncı ve yedinci katlara ulaşır. Sidret-ül Münteha'yı aşar ve Allah'a ulaşır. Allah da o kişiye meab olur, sığınak olur. (Nebe Suresinin 39. ayet-i kerimesine göre). Böylece insan ruhu Allah'a ulaşmıştır.
Öyleyse burada gercek kurtuluş sözkonusudur. Kişi, yaşamıştır ve yaşadığı hayat içersinde nefsini tezkiye etmiştir, ruhunu da Allahu Teala'ya ulaştırmıştır ve böylece gerçekten cennete ulaşabilecek olan bir özellik kazanmıştır. Ve Fecr Suresinin 27, 28, 29, 30. ayet-i kerimesinde mutlaka bu kişinin cennete ulaşacağını söylüyor Allahu Teala.
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

-89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

-89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
Diyor ki Allahu Teala:
Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol! Allah'ın rızasını kazan, (tezkiye ol!) Yani Allah'a verdiğin tezkiye olma konusundaki yeminini yerine getir!
Sonra kişiye Allah ruhu istikametinde sesleniyor:
"Irci'iy ila rabbiki..."
Rabbine geri dön! O'na rücu et! Geri dönerek Rabbine ulaş!
Yani Allah'a verdiğin, ölmeden evvel ruhunu Allah'a ulaştırma misakini, o konudaki yeminini yerine getir!
Sonra fizik vücuda sesleniyor Allahu Teala:
"Fedhuliy fiy ibadiy.."
O zaman, nefsini tezkiye ettiğin, ruhunu da Allah'a ulaştırdığın zaman, o zaman, gel kullarımın arasına gir.
"Vedhuliy cennetiy"
Ve cennetime gir!
Bundan 14 asır evvel bütün sahabe Hakk'a ulaşan ruhu sebebiyle, Hakk'ı tasviye eder bir özellik kazanmıştır. İşte Vel Asr Suresinin üçüncü bölümü burada tamamlanıyor. Böylece insanlar cennet saadetine ulaşıyorlar. Yukarda bütün sahabenin 3 yeminlerini de yerine getirip cennet saadetine ulaştıklarını söylemiştik.



_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:12 am

DÖRDÜNCÜ 7 BASAMAK


SABRA ULAŞMAK VE SABRI TAVSİYE ETMEK

Ve tevasav bissabr
22.FENA MAKAMI (22. Basamak)
İnsan ruhu 7 tane gök katını Sırat-ı Mustakiym üzerinden aşar da yolun sonu olan Allah'a ulaşırsa (Necm Suresinin 42. ayet-i kerimesine göre; Allah Sırat-ı Mustakiym'in sonudur) Allah'a teslim olur.
-53/NECM-42: Ve enne ilâ rabbikel muntehâ.
Ve münteha (sonunda dönüş), mutlaka Rabbinedir.
İşte Zümer Suresinin 54. ayet-i kerimesinde Allahu Teala diyor ki:
-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
İşte her kim Allah'a ruhunu ulaştırmışsa Allah'ın Zatı o ruha meab olduğu an, sığınak olduğu an, ruh Allah'a teslim olmuştur. BİRİNCİ TESLİM. Ruhun Allahu Teala'ya teslimi. Kişi takva sahibi ve bütün takva sahipleri gibi, bu kişi de takva sahibi olduğu an Allah'ın evliyasından biri olur, veli sıfatını kazanır. Kişinin ruhu Allah'ın Zatında ifna olur, kaybolur.

TAKVA SAHİBİ OLMAK

Allahu Teala Yunus Suresinin 61., 62., 63., 64. ayet-i kerimelerinde bu kişilerin, Allah'ın velilerinin takva sahibi olduklarını söylüyor.
-10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil mi?

-10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

-10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.
Öyleyse kişi, ister nefsini tezkiye ettiği için takva sahibi olsun, ister fizik vücudunu Allah'a teslim ettiği için takva sahibi olsun, ister fizik vücudunu şeytana kul etmekten kurtarıp, Allah'a kul ettiği için takva sahibi olsun, 3 ayrı cinsten yeminini tamamlamıştır. Ve böylece üç ayrı açıdan takva sahibi olmuştur.

1.Nefs Açısından
Allahu Teala Necm Suresinin 32. ayet-i kerimesinde:
(Boşuna) nefslerini tezkiye ettiklerini söylemesinler, Allah takva sahiplerini bilir, buyuruyor. Anlıyoruz ki, nefsini tezkiye edenler takva sahibi olabiliyor.
-53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illellemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a’lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a’lemu bi menittekâ.
Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.

2.Ruh Açısından
Kaf Suresinin 31 ve 32. ayet-i kerimelerinde Allahu Teala diyor ki:
Cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vadolunduğunuz şey budur. Bütün evvab ve hafız olanlar için.
-50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

-50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.
Kimler için? Bütün evvab olanlar, yani ruhlarını Allah'a ulaştırabilmiş olup da Allah'ın Zatında yok olabilmiş olanlar. Yani meaba sığınmış olanlar. Meab kelimesi sığınak demek, evvab da aynı kökten geliyor. Rum 31'de de Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
Allah'a dön (ruhunu Allah'a ulaştır) ve takva sahibi ol!
-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Öyleyse kim Allah'ın Zatına ulaşırsa bu ayet-i kerimeler gereğince takva sahibidir.

3.Vech (fizik vücud) Açısından
Ve Allahu Teala AHD'lerini yerine getirenlerin de takva sahibi olduğunu söylüyor.
"Ey insanlar sizi yaratan ve sizden evvelkileri yaratan Allah'a kul olun ve böylece takva sahibi olun" (Bakara 21)
-2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.
Evet, demek ki kişiler fizik vücutlarını şeytana kul etmekten kurtarıp Allah'a kul ettikleri zaman takva sahibi oluyorlar.
Yunus Suresinin 63. ayet-i kerimesi gereğince, takva sahibi olanlar için Allahu Teala:
Onlar Allah'ın velileridir, diyor.
Kim nefsini tezkiye etmişse, ruhu da Allah'a ulaşmıştır. Kim ruhunu Allah'a ulaştırmışsa, fizik vücudu da şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olmuştur.
Öyleyse olayların üçü birden aynı anda gerçekleşiyor. Aynı anda kişi üç ayrı cephede takva sahibi oluyor. Ve aynı anda kişi Allah'ın evliyasından biri oluyor.

23.BEKA MAKAMI (23. Basamak)
En'am Suresinin 127. ayet-i kerimesinde Allahu Teala buyuruyor:
-6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.
diyor Allahu Teala. Demek ki Allahu Teala bir hediye veriyor bu basamağa ulaşmış olan, ikinci basamağa ulaşmış olan kullarına. Ne tarzda bir hediyeden bahsediyor Allahu Teala acaba? Rabblerinin indinde Allahu Teala'nin İndi İlahi'sinde bir teslim yurdu. İşte bu bir tahttır. Allahu Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de eraik veya sürur adını verdiği tahtlardan, altın tahtlardan bir tanesi. Huzur Namazı'nın kılındığı ve Kıyamet Günü hepimizin toplanacağı o Haşr Meydanı'nda yerden yaklaşık dört metre yukarıdan başlayan altın tahtlar göreceksiniz. Bunlar boşşukta dururlar. Üzerleri mücevherlerle süslüdür. En alttaki tahtların üzerinde mücevher sayısı az, ama yükseldikçe en üstte artık altını tamamen örten, üzerinde mücevherlerin bütünüyle kaplı olduğunu görüyorsunuz. Demek ki tahtlar yükseldikçe mücevherlerin sayısı artıyor. Renk de altın renginden beyaz gibi açık yeşil bir renge bürünüyor. Kendisine taht ihsan edildiği zaman, Yunus'un bu tahtlar hakkında ne söylediğini görelim:
"La mekana kavm oldum" diyor Yunus.
Mekansızlığa kavm oldum, mekansızlığın ahalisinden birisi oldum, diyor Yunus.
En'am 127'de Yüce Rabbimiz buyuruyor:
-6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.

"Onlar artık Allah'ın Sırat-ı Mustakiym'i üzerindedirler" diyor.
Acaba ne demek istiyor Allahu Teala? Gerçekten Sırat-ı Mustakiym, Kur'an-ı Kerim'de hep tekil olarak geçer. Yani hiç bir zaman Kur'an-ı Kerim, Sırat-ı Mustakiym'ler demez, yalnız Sırat-ı Mustakiym der. Sırat-ı Mustakiym ise Allahu Teala'nın Nisa Suresinin 175. ayet-i kerimesinde buyurduğu gibi, insan ruhlarını Allah'a ulaştıran, yol. İşte yolculuk Sırat-ı Mustakiym üzerinden gerçekleşir ve ruh Allah'a doğru kendisine göre fizik olan alemde yükselerek 7 tane gök katını aşar. En sonunda Varlıklar Aleminin son varlığı olan ışık saçan ağacı aşar, Sidret-ül Münteha'yi aşar, yokluğa geçer. Yokluk, adem, la mekan... Bunların hepsi aynı anlama geliyor. Varlıklar Aleminin dışı demek. İşte Allah yokluktadır. Ve yoklukta insan ruhu Allahu Teala'ya ulaşır. Öyleyse bu Sırat-ı Mustakiym Allah'a ulaşmakla bitmiştir. Artık Allah'a ulaşılacak olan bir Sırat-ı Mustakiym yoktur. Çünkü kişi zaten Allah'a ulaşmıştır. İşte onun için Allahu Teala, "bu noktadan itibaren kişi Allah'ın Sırat-ı Mustakiym'i üzerindedir" diyor. Yani yükselmeyecektir, yücelecektir. Kemal derecelerinde fena, beka, zühd, teslim, ulul elbab, ihlas, salah kademelerinde birer birer olgunlaşacaktır.
Allah o kişiye artan zikri dolayısıyla bir taht ihsan ettiği zaman insanların ruhlarının İndi İlahi'de baki olduğu makam. Sonsuza kadar insanın ruhu artık orada kalacaktır.

24.ZÜHD MAKAMI (24. Basamak)
Allahu Teala, kişinin zikrinin daha çok artması halinde (artık kişinin zikri günün yarısını aşmıştır) o kişiyi zahid kılıyor. Kişi üçüncü makamın sahibi oluyor. Yusuf Suresinin 20. ayet-i kerimesinde Allahu Teala şöyle bir ifade kullanmış:
Onlar Yusuf'a karsi zahid idiler, bu sebeple Yusuf'u birkaç dirheme, az bir bedel karşılığında sattılar, diyor.
Demek ki değer vermemek veya birşeyin zıddına değer vermek anlamı var. Neye değer verilmiyorsa ona karşı kişi zahid oluyor. İşte bir insan günde 13 saat zikrediyorsa, zikirsizliğe karşi zahid olduğunu Allah'a ispat etmiş oluyor. Neden? Çünkü zikretmediği saatlerin süresi artık 11 saate inmiştir. Her günkü zikri, zikirsiz geçen sürenin ötesine taşmıştır. Taşınca da o kişi zikirsizliğe değer vermeyen bir kişi olduğunu, zikre değer verdiğini, önem verdiğini ispat etmiştir Allahu Teala'ya, her gün en az 13 saat zikir yapmak suretiyle. Böylece burada kişinin zühd makamının sahibi olduğunu, zahid hüviyetini kazandığını görüyoruz.

25.VECHİN (FİZİK VÜCUDUN) TESLİMİ (25. Basamak)
Ve kişi zikrini artırmakta devam ediyor. Zikir günün yarısından sonra giderek artıyor, artıyor, daimi zikre yaklaşıyor. İşte daimi zikre yaklaştığı bir yerlerde o kişi Allahu Teala'nin bir yeni ihsanina sahip oluyor.
Allahu Teala Nisa Suresinin 125. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
-4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrahim’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.
Diyor ki, o kişiden daha ahsen, daha muhsin olan kim vardır ki, o kişi vechini hanif olarak Allah'a teslim etmiştir. Vechini, fizik vücudunu, su cesedini kişi Allah'a teslim etmiş. Kişi ne zaman fizik vücudunu Allah'a teslim eder? Fizik vücudu Allah'a ulaşır da, Allah'ın Zatında ifna mı olur? Hayır, fizik vücut Allah'a ulaşmaz. Allah'ın Zatında ifna olmaz. Fizik vücut gene bu dünyanın üzerindedir ama Allah'a teslimini başka bir istikamette tamamlamıştır. Hangi istikamette? Biliyorsunuz ki Kur'an-ı Kerim boyunca Allah'ın emirleri var ve Allah'ın yasakları...
Eğer bir insan, idrak ederse ki bu fizik vücut bana Allah'ın verdiği bir emanettir. Öyleyse bana verdiği bu cesedi, o emanetin sahibinin emirlerine tam riayet ederek kullanmak mecburiyetindeyim. Aksi halde, bu emirleri çiğnemek suretiyle veya yasakları çiğnemek suretiyle Allah'ın bana verdiği bu emanete ihanet ederim. Böyle düşünebilmesi kişinin hangi standartlarda oluşuyor? Kişi ölümlerin manasını görüyor. Bakıyor ki bu kendisinin sandığı, kendisini temsil ettiğine %100 inandığı, kendisinin olduğunu kesin olarak bildiğini zannettiği fizik vücuduna ölüm emrini kendisinin veremediğini, Allah'ın verdiğini idrak ediyor. Ve kendisi buna karşı çıksa bile ölmek mecburiyetinde olduğunu idrak ediyor. İşte emaneti yerli yerine oturtan kişi, ben emanete ve sahibine ihanet etmemeliyim. Ne yapmalıyım? Allah'ın bütün emirlerini bu fizik vücuduma yaptırmalıyım. Yasak ettiği fiillerden hiç birini işlememeliyim.
İşte kişi ne zaman bunu söylerse, bunun gerçekten idrakine varırsa, bu yetmez, bunun tatbikatını yapması ve Allah'a da ispat etmesi lazım. Hersey Allah'a göre şekilleniyor. Ve kişi daimi zikre yaklaştığı günlerden bir gün Allah'ın bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği hiç bir fiili işlemeyen bir hüviyet kazanırsa, işte o zaman fizik vücudunu da (vechini de), Allah'a teslim ediyor. (Nisa Suresinin 125. ayet-i kerimesine göre). O zaman Allah'ın insana emanet verdiği üç tane emanetten ikincisinin de teslimi tamamlanmıştır. (İKİNCİ TESLİM) Fizik vücudun Allah'a teslimi.

26.ULÜL ELBAB MAKAMI (26. Basamak)
Beşinci, altıncı ve yedinci makamların müşterek özelliği hepsinin daimi zikrin sahibi olmayı gerektirmesidir. Her kim beşinci makama ulaşmışsa o kişi daimi zikrin sahibi olduğu için beşinci velayet makamına ulaşmıştır. Bunlara verilen genel isim ulul elbabtır ama sabikun adını duyarsanız gene bilin ki onlar da öyledirler. Hayırlarda yapılan musabakalarda yarışıp da birinciliği, ikinciliği ve üçüncülüğü alanlar. İşte her kim daimi zikre ulaşırsa onun adı ulül elbab'tır. Niçin? Çünkü, Allahu Teala Al-i-İmran Suresinin 190 ve 191. ayet-i kerimelerinde:
Ulül elbab kullarim ki, onlar otururken de, ayaktayken de, yatarken de; (yani kendilerindeki uc halin ucunde de) hep Allah'i zikrederler, diyor.
-3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima ) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna ) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
Öyleyse demek ki, ulül elbab olmak demek, zikr-i daime Yunus'un tabiriyle zikr-i daime, bütün eski evliyaların tabiriyle, zikr-i daime ulaşmak demek. Kim daimi zikrin sahibiyse o kişi ulül elbab olmuştur. Ve beşinci makama, Allah yolundaki 28 basamaktaki son 7 basamağın beşincisine ulaşmıştır. Ve bir başka ifadeyle hikmet sahibi olmuştur. İşte Allahu Teala:
Allah dilediğine hikmet verir, kime hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir.
Buyuruyor. Bu Allahu Teala'nın dilediği daimi zikrin sahibi olan insanlar, hikmet sadece onlara veriliyor. İşte Allahu Teala'nın indinde bir kişinin ulul elbab olması ki, bu basamak da ulul elbab basamağıdır; bir sonraki daha üst basamak olan ihlas da ulül elbab basamağıdır; en üstte bulunan salah da ulul elbab basamağıdır. Çünkü üçünün de ortak özellikleri daimi zikrin sahibi olmaları, kalplerinin mutlak aydınlığa ulaşmış olması, kalp gözlerinin açılmış olması, kalp kulaklarının açılmış olması ve kalplerindeki fuad hassasının, idrak hassasının çalışır hale gelmesi.
Ulül, sahipleri demek; elbab ise, lübbler demek. Lübb, Allah'ın sırları, öz, özün özü anlamına geliyor.

27.İHLAS (27. Basamak)
Bundan sonra çok kısa bir zaman parçası içinde bu kişi ihlasa ulaşıyor. Nasıl ulaşıyor, niçin ulaşıyor? İhlas sahibi olduğu zaman nefsinin bütün karanlıkları yok olmuştur. Allah'tan daimi zikir sebebiyle o kişinin kalbine ulaşan rahmet, fazl ve salavat ismindeki üç nur sonsuz olarak o kalbe ulaştıkları için kalbi tamamen aydınlatmışlardır. Bu mutlak aydınlanmanın sebebi sadece rahmetin, fazlın ve salavatın sonsuz bir şekilde ulaşması değil, aynı zamanda kişi daimi zikre ulaştığı andan itibaren o kalbin içine karanlıkların girmesinin mümkün olmamasıdır. Öyleyse daimi zikir sahibi bir kişinin kalbine şeytanın karanlıkları asla giremez! Neden? Çünkü zikir Allah'tan rahmet, fazl ve salavat ismindeki üç tane nur çeker. Bu nurların üçü de rahmet kapısının üzerinde bulunan mühre baskı yapar, bu baskı mührü kalbin içine doğru iter ve zulmet kapısına ulaştırır ve onu kilitler. Böylece o kişinin kalbine kişi daimi zikrin sahibiyse, hiç bir zaman karanlıklar, şeytanın zulmeti giremez! Çünkü, mühür hep zulmani kapının üzerinde, onu örterek kalacaktır. Demek ki zulmanı kapı kapalı, şeytan karanlıklarını o kalbe gönderemiyor. Öyleyse daimi zikre ulaşan bir kişinin, daimi zikre ulaştıktan sonra ölene kadar, geçireceği hayatta hiç bir zaman kalbine şeytanın hiç bir karanlığının ulaşması mümkün değildir. İnsanoğlu bir defa daimi zikre ulaştığı zaman, artık o kişi şeytanın elinden bütünüyle kurtulmuştur. Allahu Teala şeytanla olan o başlangıç konusmasında ne diyordu?
Sen benim ihlas sahibi kullarımı yoldan çıkartamazsın!
Neden? Çünkü, ihlas sahibi kullarının kalplerinde karanlık yok. Şeytanın pençelerini geçirebileceği, nefsin afetleri yok. Tesir sahası da yok. Onun için şeytan, ihlas sahibi olan kullara bir zarar veremez!... Öyleyse ihlas sahibi olmaktan Allahu Teala'nin muradını Beyyine Suresinin 5. ayet-i kerimesinde görüyoruz:
-98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya'budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu'tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
Onlar emrolunmadılar, Allah'a nefslerini teslim etmiş, dinde muhlis kullar olmakla ve bunu hanif olarak yerine getirmekle, ifa etmekle emrolundular.
Muhlis kullar olmak... Ne demek muhlis?
Halis kelimesinden geliyor bu. Halis olmak biliyorsunuz, saf olmak demek, katışıksız olmak demek, muhtevayi bozacak her şeyden arınmış olmak demek. Bir kişi ne zaman halis olur? Nefsinde, o nefsin muhtevasını bozacak olan afetlerin hiç biri kalmadığı zaman halis olur. Öfke afeti yok, intikam afeti yok, haset afeti yok, kibir afeti yok, isyan afeti yok. Bu afetlerin (sadece bunlar değil), hepsinden birden kurtulmuş olunan bir noktadan bahsediyoruz. Öyleyse orada neden nefsin bütün afetleri yok olmuş? Çünkü nefsin kalbindeki karanlıklar afetleri temsil ederler. Bu karanlıkların tamamen gittiği, mutlak aydınlığın, Allah'ın nurlarının orada yüz üzerinden yüz hakimiyet kurduğu bir kalp. İşte öyle bir kalp Allah'ın halis bir kulunun kalbidir (nefsinin kalbidir). İşte kim böyle bir noktaya ulaşmışsa o kişi halis olur. Burası son teslim olan NEFSİN Allah'a teslim noktasıdır. (ÜÇÜNCÜ TESLİM)
Öyleyse halis olan bir kişi Allah'ın sırlarına hakim olacak. Yani hikmet sahibi olacak. İşte ihlas kademesindeki bir kişi Allah'ın bütün sırlarına hakimdir. Bu durum yakin standardıdır.
3 yakin gösteriliyor Kur'an-ı Kerim'de;
1.Ilm'el yakin
2.Ayn'el yakin
3.Hakk'ul yakin
1.İşte insanoğlu eğer kalp gözu kapalıysa sadece bilgileniyorsa, bilgi sahibi oluyorsa o kişi ilmel
yakının, ilim açısından yakinin sahibidir.
2.Ne zaman Allahu Teala onun kalp gözünü açar da o kişiye zemin katin ötesinde 1. gök katının, 2., 3., 4., 5., 6., 7., gök katının ve bu katın 7 aleminin özelliklerini gösterirse, Sidret-ül Münteha'ya kadar yer katlarının özelliklerini gösterirse kalp gözüne, o kişi ayn'el yakin sahibi olur. Ayn aleminin, varlıklar aleminin sırrına ehil olur.
3.Ve bu kişi Allahu Teala'nın bir sonraki kademesi Salah'a ulaşır da Rabbini görürse Allahu Teala o
kişinin kalp gözüne Kendi Cemalini gösterirse, işte o zaman kişi son kademeye; Hakk'ul yakin kademesine ulaşmıştır. Bu yakin artık Hakk ile yakin olmaktir. Ve Ruyetullah deniyor adına da.



_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:12 am

İSLAM OLMAK

İşte insanoglunun Allahu Teala'nın hedef gösterdiği İslam olduğu nokta burasıdır.
Silm kökü, Sin, Lam ve Mim, İslam kelimesini ifade eder. Ve burada İslam kelimesindeki iki tane temel manayi dikkatle gözden geçirmemiz lazım. 1- Teslim 2- Sulh ve sükun

1. TESLİM

Gördük ki, bir kişi velayetin altıncı basamağında teslimlerini tamamlamıştır. Velayetin birinci basamağında ruhunu Allahu Teala'ya teslim ediyor, dördüncü basamağında fizik vücudunu teslim ediyor, altıncı basamağında nefsini teslim ediyor ve Allah'ın kendisine verdiği üç emanet de teslim ediliyor. Allahu Teala ne diyordu Nisa Suresinin 58. ayet-i kerimesinde:
Allah emanetleri ehline, yani sahibine teslim etmenizi emreder.
Zumer 54'de de şöyle emrediyor:
-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
3 vücudunuzu da Allah'a teslim edin. 3 emanetin de sahibi Allah'tır. İnsanoğlu Allah'a emanetlerini teslim ettiğinde teslimini tamamlar ve İslam olur. Ve böylece salaha ulaşan bir kişi mutlaka bir evvelki basamakta üç teslimini de tamamlamıştır. Ruhunu, fizik vücudunu ve nefsini Allah'a teslim etmiştir ve İslam olmuştur.

2. SULH VE SUKUN

Peki aynı kişiler sulh ve sükuna ulaşmış mıdır? Evet, hepsinin ulaştığını görüyoruz.
Bir insanın sulh ve sükuna ulaşması üç ayrı cepheden incelenmesi gereken bir konudur. O insan evvela iç aleminde sulh ve sükuna sahip olmalıdır. Sonra dış aleminde sulh ve sükuna ulaşmış olmalıdır. Sonra da Allah ile ilişkilerinde sulh ve sükuna sahip olmalıdır.
İşte bir insan acaba ihlasa ulaştığı zaman veya ondan daha üstün bir kademe olan salaha ulaştığı zaman, bu üç açıdan da sulh ve sükuna ulaşmış mıdır? Bunu mukayese etmek için, nefs-i emmaredeki bir kişinin ne durumda olduğuna bakacağiz. Salahtaki bir kişinin ne durumda olduğuna bakacağız.

İÇ ALEMDE SULH VE SÜKUN

Nefs-i Emmaredeki Kiside Durum :
Nefs-i emmarede bulunan bir kişinin nefsindeki 19 afetin hepsi bütün boyutlarıyla hükümfermadır. Bu sebeple nefs-i emmarede bulunan kişi, vücudun kumandanı olan akla devamlı şer telkinlerde bulunur, günah telkinlerde bulunur. Yani hep aklı günah işlemeye sevketmek ister. Neden? Çünkü, muhtevasında kendisini günaha çağıran unsurlardan başka hiç bir şey yok, karanlıklarla kaplı. Bu karanlıklar da yalnız afetlerden oluşuyor. Afetlerin hepsi mevcut. Öyleyse talebi afetlerin dışında birsey olamaz. Çünkü, muhtevasında afetlerden başka birsey yok. Öyleyse nefs-i emmarede bulunan bir kişinin bütün talepleri şer talebidir. Buna karşılık, vücudun bekçisi olan, Allah'ın koyduğu bekçi olan insan ruhu, ne zaman nefs akla bir şer talebiyle ulaşsa, şerri talep etse ruh derhal harekete geçer, bundan haberdar olur. O da muhtevasında yalnız nurlar olduğu için, yalnız hasletler olduğu için sadece hayır talebinde bulunur. Ruh da derhal bir hayır talebinde bulunur. Ve bir taraftan nefsin şer talebi, günah talebi, bir taraftan ruhun hayır talebi, ikisi de akla ulaşır. Aklı hangisi ikna edebilirse akıl vücuda onu yaptıracaktır. İşte bu iki varlık nefs ve ruh, ikisi de taleplerinden vazgeçmeyeceği için, sonuna kadar direnecekleri için aralarındaki kavga kaçınılmazdır. Mutlaka nefsle ruh arasında kavga, savaş cereyan edecektir. Vücut ülkesinde nefs ordularıyla, ruhun orduları kapışacaktır. Savaş vardır: Savaş varsa, sulh ve sükun yoktur!... Öyleyse, nefs-i emmarede bulunan bir kişinin iç aleminde, Allah'ın bütün insanlara hedef gösterdiği sulh ve sükun, yani dünya saadetinin oluşması mümkün değildir: O kişinin iç aleminde savaş olduğu için, birinci huzursuzluk sebebi budur.
Nefs sadece ruhla savaşarak huzursuz kılmıyor insanı, ayrı bir olayı daha var. O, şeytandan aldığı kurnazca telkinlerle aklı sık sık kandırıp ruhun karşı koymasına rağmen akla günah işletmeyi başaracaktır. İşte her günahın işlenmesinden sonra, o kişi huzursuz olacaktır, sıkıntı duyacaktır. Neden? Her kim bir sevap işlerse, bir hayır işlerse arkasından mutlaka bir huzura, bir mutluluğa ulaşır. O sevabı, o güzel olayı işlediği için. Mesela bir başkasına bir büyük yardımda bulunduğu için, bir kişinin kalbini kazandığı için. Öyleyse, nefs sık sık aklı kandırıp ona günah işleteceği için, sık sık huzursuz olacaktır. Çünkü, her günahın arkasından kişi mutlaka huzursuzluk duyar. Bu nefs-i emmaredeki kişinin ikinci üzüntü sebebidir.
Üçüncüsü de, ne zaman bir insan şer işlerse, o kişinin ruhu derhal o kişinin nefsine o günahin derecesi kadar bir azap tatbik eder, manevi azap. Bu azabı kişi, ruhun nefse tatbik etmesiyle mutlaka manevi olarak yaşayacaktır. Arkadan da bir pişmanlık gelip o kişide oluşur. Bu da üçüncü üzüntü sebebidir.
Öyleyse, demek ki bir kişinin iç aleminde, nefs duruma hakimse, üç sebepten kişi huzur içinde olamaz.
1.Nefsle ruh arasında devamlı kavga vardır, o halde kavga varsa, savaş varsa sulh ve sükun yoktur. Bu sebeple huzursuzdur kişi.
2.Kişinin nefsi aklı kandırıp ona günah işletir, bu sebeple huzursuzdur kişi.
3.Her günahın arkasından ruh nefse azap edeceği için, bu sebeple de kişi huzursuzdur.

İhlastaki Kişide Durum:
İhlasa ulaşmış olan bir insan, böyle bir huzursuzluğu hiç yaşamayacaktır. Neden yaşamaz? Çünkü, artık o kişi için ruhun bütün hasletleri nefse geçtiği cihetle, nefs akıldan hep hayır talebinde bulunacaktır. Ve ruh da hayır talebinde bulunacaği için, aralarındaki kavga sona ermiştir.
Nefs de hayır talebinde bulunacağı için, ruh da hayır talebinde bulunacağı için, aklın işleyebileceği bir tek fiil vardır; o da HAYIR'dır. Hayır işleneceği için o kişi bunun sonunda huzursuzluk duymayacak, hep huzur duyacaktır. Ömrü boyunca hep hayır işleyecek ve hep huzur duyacaktır bundan.
Hep hayır işlediği için hiç bir zaman ruhu nefsine azap etmeyecektir.
Öyleyse bir kişinin ihlasa ve salaha ulaşması halinde iç aleminde mutlak bir huzur tahakkuk eder. Hem savaş bittiği için, hem kişi hep hayır işlediği için, arkadan da ruhu nefsine azap etmediği için.

DIŞ ALEMDE SULH VE SÜKUN
Nefs-i Emmaredeki Kişide Durum:
Nefs-i emmaredeki kişi huzursuzdur. Bunun sebebi, o kişinin çevresindeki insanlara yanlış davranışlarda bulunmasıdır. O zaman çevresindeki insanlara zulmetmiş olur. Bu, bir günah olduğu için huzursuz olur. Arkasından ruhu nefsine azap eder, günah işlediği için. Kişi yeniden huzursuz olur. Bu, kişinin kendi aksiyonları sebebiyle huzursuz olmasıdır.
Daha ötede, daha başka olaylar da var. Bu kişi çevresine zulmettiği için çevresi de ona zulmedecektır. Ve zulmettiği cihetle de bu kişi nefsindeki afetler sebebiyle, bu zulümden dehşetli huzursuz olacaktır. Arkasından intikam almayı deneyecektir. İntikamını alabilirse bir günah işlemiş olacağı için yeniden huzursuz olacaktır. Arkadan da ruhu nefsine azap edecek, bir defa daha huzursuz olacaktır. Eğer kişi intikamını alamazsa bu sefer de şuur altı birikimi oluşacak ve kişi bu sebeple huzursuz olacaktır. Kişi intikamını alsa da alamasa da huzursuzdur.
Öyleyse, nefs-i emmaredeki bir kişinin başka insanlarla olan ilişkilerinde hep huzursuzluk duruma hakimdir. Sıkıntı duruma hakimdir. Kişi intikamını alsa da almasa da huzursuzdur.

İhlastaki Kişide Durum:
İhlastaki kişi ise bunların hiç birine dücar olmaz! Çünkü, nefsindeki bütün afetler yok olmuştur. Bu sebeple bu kişi yalnız ruhunun hasletleri istikametinde hareket edebilir. Öyleyse hiç kimseye zulmetmesi mümkün değildir. Zulmetmesi mümkün olmadığına göre, bütün davranışlarının arkasından (bütün davranışları hayır davranışları olduğu için) huzur duyacaktır. Tabiatıyla arkadan ruhunun nefsine azabı da sözkonusu değildir. Bu kişiden çevresine hep hayır yayıldığı için, kimseye zulmetmediği için, çevresinden de genel anlamda ona zulüm ulaşmaz. ulaşmadığı için de bu kişi huzurludur. Ama kendisine zulüm hiç mi ulaşmayacaktır? ulaştıranlar, zulüm yapanlar olacaktır ona da. Ama bu kişi o zulmü başkaları gibi değerlendirmeyecektir, iki sebepten:
1.Nefsinde afetler olmadığı için, öfke afeti olmadığı için huzursuz olmaz! İntikam afeti olmadığı için, intikam almayı düşünmez!... Bu sebeple bu kişi başkasının kendisine yaptığı zulmü, bir zulüm olarak değerlendirip üzülmez, huzursuz olmaz.
2.Ayrıca başka bir sebebi daha vardır, bilir ki kendisine zulmeden kişinin derecat kaybetmesi sözkonusudur, günah işlemesi sebebiyle, kendisinin de kul hakkı doğduğu için, o kişinin zulmü sebebiyle onun kaybettiği derecatın sahibi olması sözkonusudur. Ve böyle bir insanın Allah'ın huzurundaki durumu, dünya üzerindeki durumundan daha değerli olduğu için, bu kişi dünya üzerinde kendisine yapılan kötülüğü değil, Allah'ın huzurunda derecat kazanmasını, hayra ulaşmasını ön planda tutar.
Bir insan ne zaman derecat kazanırsa hayır işlemiş, ne zaman da derecat kaybederse şer işlemiş sayılıyor. Madem ki başka birisi, yaptığı zulümle bu insana derecat kazandırmıştır. Öyleyse ona hayır getirmiştir sadece. Bu kişi için de değerli olan işte budur. Bu sebeple başkası kendisine zulmetse bile, onu negatif olarak değerlendirmez. İntikam almaz. Bu sebeple huzursuz olmaz. Böyle bir kişide şuuraltı birikimi ve stres oluşması da mümkün değildir. Bu sebeple kişi hiç huzursuz olmayacak, hep huzur içinde yaşayacaktır.

ALLAH İLE İLİŞKİLERDE SULH VE SÜKUN
Nefs-i Emmaredeki Kişide Durum:
Nefs-i Emmaredeki kişi, Allah'ın emirlerini de dinlemez, yerine getirmez, yasaklarını da dinlemez. Yasak ettiği halde fiilleri işler.
İhlastaki Kişide Durum:
Ama ihlastaki kişşnin Allah'ın bütün emirlerini yerine fazlasıyla getirdiğini görüyoruz. Yasak ettiği fiilleri ise hiç işlemediğini görüyoruz. Nefsinde afetler olmadığı için, ruhun hasletleri sebebiyle.
Burada kişi Allah'a 3 vücudunu da teslim ettiği için İslam olmuştur. Sulh ve sükuna yani selamete erdiği için, dünya saadetine erdiği için de İslam olmuştur. Bu kişi teslim açısından da, selamete ermek açısından da İslam olmuştur. Artık dünya saadetinin de sahibidir.

28.SALAH (28. Basamak)
İlas sahibi olan kul, öyle bir gün gelecektir ki, Allahu Teala tarafından bir seher vakti Tövbe-i Nasuh'a davet edilecektir. Allah, Tövbe-i Nasuh'un kelimelerini tek tek şöyleyecektir. Kul da, Allah'tan işittiği bu kelimeleri tek tek tekrar edecektir ve Allahu Teala'nin salih kullarından birisi olacaktır. Velayetin en ust kademesine ulaşacaktır. Tahrim Suresinin 8. ayet-i kerimesinde Allahu Teala bu "salah sahibi olan kullarının başının üzerinde önlerinde ve sağlarında daire şeklinde bir nur oluştuğunu" söylüyor. Bütün salihlerin başlarının üzerinde daire şeklinde nur vardır.
Allahu Teala bir insanı irşad makamına getirecek ise, salah makamında açık bir şekilde o kişiye tebliğde bulunur. Der ki;
"İrşada memur ve mezun kılındın!"
Yani irşad konusunda Allah'tan emir almaya ve bu emri tebliğ etmeye yetkili kılındın. İşte böyle Allahu Teala 28 basamakta bir bütün olguyu gerçekleştiriyor ve kişi salihlerden birisi oluyor, Tahrim Suresinin 8. ayet-i kerimesi gereğince.
-66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhellezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhılekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfirlenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.
Demek ki insanoğlu Allahu Teala'ya yaklaşım basamaklarının yirmi altıncısında, yirmi yedincisinde ve yirmi sekizincisinde daimi zikrin sahibidir. Üçünde de ulul elbab'tır. Üçünde de hikmet sahibidir. Ama salah makamı hikmetin de ötesi olarak vasıflandırılıyor. Acaba bu salaha ulaşmış olan bir kişinin sabır unsuru ne olmuştur? Biliyorsunuz ki sabırsızlık bir afettir. Nefsimizin 19 tane afetinden bir tanesidir. İhlas kademesinde nefsinin bütün afetleri yok oluyor, karanlıklar yok oluyor. Tabi bu afetlerle birlikte sabırsızlık afeti de yok oluyor. Nasıl bütün afetlerin yerine ruhun hasletleri geçiyorsa, sabırsızlık afetinin de yerine ruhun sabır hasleti geçip yerleşiyor ve kişi böylece sabır sahibi oluyor. İşte sabır sahibi olmak Vel Asr Suresinin son bölümünü içerir. Sabır sahibi olma noktasında herşey tamamlanmaktadır. Vel Asr Suresinde Allah şöyle buyuruyor: Asra yemin ederim ki insanlar muhakkak ki hüsrandadirlar, ama amenu olanlar hariç (ilk 7 basamak), (nefsi) ıslah edici ameller işleyenler hariç (ikinci 7 basamak), (Hakka ulaşıp) Hakk'ı tavsiye edenler hariç (üçüncü 7 basamak), (sabra ulaşıp) sabrı tavsiye edenler hariç (dördüncü 7 basamak).
Görülüyor ki burada herşey tamamlanmaktadır. Ve insanlar dünya saadetine de ulaşmaktadır.



_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
vuslatım özlemimdir
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 916
Kayıt tarihi : 02/04/09
Yaş : 41
Nerden : SİVAS

MesajKonu: Geri: Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir   Salı Mart 16, 2010 10:13 am

İNSANLARI DÜNYA SAADETİNE ULAŞTIRACAK 3 EMİR

Yüce Rabbimiz bütün insanları dünya saadetine ulaştırmak için 3 emir vermiştir:
1.DAİMİ ZİKİR EMRİ:
Nisa 103'de Yuce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.
Demek ki sadece zikir değil, daimi zikir de bir FARZ-I AYIN'dır bütün insanlar üzerine.
Bütün sahabenin daimi zikre ulaştıklarını görüyoruz.
Allahu Zülcelal Hz. Zümer Suresinin 18'inci ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
-39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Al-i İmran Suresinin 190 ve 19l'inci ayetlerinde ulül elbab "otururken de, ayakta iken de, yan ustu yatarken de hep Allah'i zikredenler" olarak tarif ediliyor.
Öyleyse bütün sahabe daimi zikre ulaşmışlar ve dünya saadetinin sahibi olmuşlardır.
2.İRŞAD EMRİ:
Bakara Suresinin 186. ayet-i kerimesi;
-2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
Demek ki İRŞAD da bir FARZ-I AYIN'dır.
Bütün sahabe irşada ulaşmışlar mıydı?
Hucurat Suresi 7. ayet-i kerimede Allah şöyle buyuruyor:
-49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.
Görülüyor ki bütün sahabe İRŞAD'a ulaşmışlardı.
3.TESLİM EMRİ:
Zümer Suresinin 54. ayet-i kerimesinde Allah şöyle buyuruyor:
-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
Bütün sahabe Allah'a teslim olmuşlar mıydı?
Al-i İmran Suresinin 64. ayet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-64: Kul yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâh(dûnillâhi), fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûn(muslimûne).
De ki: “Ey Kitab Ehli! Sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye (Tevhit sözüne) geliniz. Allah’tan başkasına kul olmayalım ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayalım ve bir kısmımız, bazılarını, Allah’tan başka Rab’ler edinmesinler.” Bundan sonra eğer dönerlerse, o zaman; “Bizim müslüman olduğumuza (teslim olduğumuza) şahit olun” deyiniz.
"Ey sahabe deyin ki: Muhakkak ki biz Allah'a teslim olanlarız"
Demek ki bütün sahabe Allah'a teslim olmuşlar.
Ruhlarını da, fizik vücudlarını da, nefslerini de Allah'a teslim etmişler ve dünya saadetinin de sahibi olmuşlar. Yani hem cennet, hem de dünya saadetine ermişler ve ZÜLCENAHAYN (2 kanatlı) olmuşlar.
Görülüyor ki Kur'an'daki İslam sahabeyi teslime ulaştırmıştır. Aynı sistemi tatbik eden herkesi velayete ve teslime ulaştırarak insan-ı kamil yapmıştır. Yani sahabe ve evliya Allah'a teslim olmuşlar ve böylece İslam olmuşlardır.
Öyleyse Kur'an'daki İslam herkesi Allah'a teslim olmaya, yani İslam olmaya ulaştırır.
Görülüyor ki İslam = Kur'an-ı Kerim'dir.
Aynı zamanda da İslam = TASAVVUF'tur.
Ne kadar hazin bir tecellidir ki sahabenin hepsini yerine getirmesine rağmen, 14 asırda Kur'an-ı Kerim'de farz kılınan, insanı dünya saadetine mutlaka ulaştıracak olan 3 YEMİNİMİZ de bugün unutulmuş, İslam tatbikatından koparılmıştır, insanları dünya saadetine mutlaka ulaştıracak olan İRŞAD, DAİMİ ZİKİR ve TESLİM emirleri de İslam tatbikatından koparılmıştır.
...Ve 14 asır sonra İslam dünyasi şeytanın bu korkunç tuzağına düşmüştür. Bu devirde yaşayan insanların hiç birinin cennet ve dünya saadetine ulaşması bu hakikatleri bilmedikçe artık ne yazık ki mümkün değildir.
İşte bu Kur-an'ı Kerim İslam'dan koparılan herşeyin tekrar ihya edilmesi ve İslam'a kazandırılması için ve bu devirde yaşayan insanların mevcut şartlarda ulaşmaları mümkün olmayan cennet ve dünya saadetine ulaşabilmelerini sağlamak için çıkarılmaktadır. Gelecek günlerde görülecektir ki İslam'dan koparılan her uygulama mutlaka tekrar ihya edilecektir.
Hepinizin iki cihan saadetine de ulaşmasını dileyerek keyfiyet bilgilerinize sunulur.

Dualarımızla.....


_________________

Bir hayatki Sonu cennettir.Sıkıntıdan ne çıkar?
Bir Hayat ki Sonu Cehennemdir.Rahatından ne çıkar?

Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok.

Yarın akılsız
neyi bileceksin?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Kur'an-ı kerim bir mutluluk davetiyesi,taahhütnamesi bir mutluluk reçetesidir
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Kur'an'ı Kerim'de geçen resuller ve geçtiği ayetler

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
İlim Dünyamıza Hoşgeldiniz.. ßiร๓illคђiггคђ๓คภiггคђi๓ ..νυѕℓαтıм özℓємiм∂iя.. :: ♥✿•*¨`*•✿♥ ♥✿•*¨`*•✿♥...::::iSLAM::::....♥✿•*¨`*•✿♥ ♥✿•*¨`*•✿♥. :: iรlค๓i ђคyคt tคгzı-
Buraya geçin: